karşıYuvar

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 SAVUNMA | 3. Bölüm ODTÜ Geleneği, Yakın Dönem ve Mevcut Durum

Hakan Gülseven 

...
Biz anlamayız
tek ağzın türküsünü.
Her matem gecesi
her bayram günü,
şarkılarımız
bir gaz sandığını yere yıkarak
sandığın üstüne çıkarak
kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
Şarkılarımız
çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
hep bir ağızdan okutmalıdır!..

Şarkılarımız
ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
Bizden önce boyanmalıdır
şarkılarımızın yüzü kana...
Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
Şarkılarımız
bir tek yüreğin
perdeleri inik

kapısı kilitli evinde oturamaz!..
Şarkılarımız
rüzgara çıkmalıdır...
N. Hikmet

a) Kısaca "ODTÜ geleneği" üzerine...
ODTÜ kampüsü, ABD tarafından, mimari olarak namlusu kuzeye çevrilmiş bir silah biçiminde inşa edilmiştir. Böylesi bir üniversiteyi inşa etme mantığı, en iyi öğrencileri toplayacak bir bünye yaratmak, buradan işine yarayacak olanları ABD'ye "transfer" etmek, ama hepsinden önemlisi, TC'nin yetişmiş insan potansiyelini anti-komünist bir bilinçle yetiştirmek, tüm dünyaya yayılan "Kızıl Hayalet"e karşı bölgede entellektüel bir panzehir geliştirebilmekti. Namlunun kuzeye dönük olmasını, bu hedef açıklıyordu. Ama planlar tutmadı; kuzeye çevrili olarak inşa edilen namlu, süreç içinde batıya döndü ve ODTÜ, emperyalizme karşı mücadelenin kalesine dönüştü.

Vietnam kasabı, namı-diğer ABD büyükelçisi Commer'in ODTÜ'yü ziyaret etmesi, ve Taylan Özgür'lerin bu katilin arabasını ateşe vermeleriyle başlayan direniş geleneği, bugüne dek taşınan ve silinmesi mümkün olmayan izler bıraktı. Örgütsel anlamda da, 1970'li yılların ODTÜ'sünde, belli zaafları taşısa da, bugüne dek TC üniversitelerinde görülen en demokratik örgütlülük olan Öğrenci Temsilcileri Konseyi deneyimi yaşandı. Öğrenci - öğretim elemanı - üniversite emekçisi arasında düzeyli, üretken ve ilerletici bir ilişkinin gelişebildiği ender ortamlardan biri yaratıldı. Bu ortam, belli dönemlerde okula "işçi" sıfatıyla alınan MHP'li kadroların saldırılarıyla yok edilmeye çalışıldıysa da, geliştirilen birliktelik bu planları boşa çıkardı; şehitler pahasına devrimci gelenek korundu. ODTÜ'de, 1960'lı yılların sonundan başlayarak bugüne kadar taşınan bir gelenek yeşerdi; bu gelenek, ezilenden, sömürülenden, emekçilerden yana bir mücadele geleneğidir. Bu gelenek, insanlığın acılarına duyarlı olma, zorbaya, vurguncuya, soyguncuya karşı koyma geleneğidir. Bu gelenek, insanlığı bir barbarlığa ve yok oluşa sürükleyen emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı, insanlığın ileriye doğru yürüyüşünü savunma, bunun için savaşma geleneğidir.

Doğaldır ki, böylesi bir geleneğe sahip olan ODTÜ, çeşitli dönemlerde bu gelenekten rahatsızlık duyanların boy hedefi olmuştur. 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü bu dönemlerden biridir; ve gerek ezilenlerin, gerekse ODTÜ'nün askeri diktatörlük döneminde ödediği bedeller son derece ağırdır...

b) 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü ve ODTÜ
1970'li yılların ortalarıyla birlikte dünya kapitalizminin içine girdiği kriz, tüm dünyada Keynesçi politikaların, yani "refah devleti" ya da "sosyal devlet" söyleminin terkedildiği, yeni sağ (neo-liberal, neo-muhafazakar) "kemer sıkma" söyleminin ve politikalarının yükseldiği bir dönemi başlatmıştır. Emperyalist ülkeler, dış borçların tahsilatını gerçekleştirebilmek için tüm emperyalizme bağımlı ülkelere yönelik bir ekonomik plan geliştirmiş, bu planı, söz konusu ülkelere dünya bankası ve IMF aracılığıyla dayatmıştır. İşte 24 Ocak 1980 ekonomik kararları da, bu emperyalist ekonomik planın Türkiye'ye yansımasından başka birşey değildi. Radikal bir biçimde yürütülecek özelleştirme, emekçilerin tüm ekonomik ve sosyal kazanımlarını yok edecek bir "kemer sıkma" uygulaması, işten çıkarma, daha az paraya daha çok çalışma anlamına gelen bu planın, toplumsal muhalefetin son derece yüksek ve örgütlü olduğu bir ülkede gerçekleşmesi mümkün değildi. Bu anlamda, sendikalar kapatılmalı ya da işlevsizleştirilmeli, tüm muhalefet odakları bastırılmalı, özellikle de devrimci hareket yok edilmeliydi. Bu ancak iki güç tarafından başarılabilirdi: faşist hareketin cisimleştiği MHP veya bir askeri diktatörlük. Türkiye'de 70'li yıllar boyunca yürütülen anti-faşist mücadelenin ve bilincin yaygınlığı ve faşist MHP'nin yürüttüğü katliamlarla kitlelerin gözünde iyice teşhir olması, emperyalistler ve burjuvazi açısından birinci seçeneği çok da mümkün ve cazip kılmıyordu; oysa, "tarafsız" gibi gözüken generallerin "huzur ve güven ortamı" vaadiyle iktidara el koymaları, kitleler nezdinde bir yanılsamaya yol açabilir ve kendine destek bulabilirdi. "Aklın yolu" birdi; tercih kendini gösteriyordu; ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü, 24 Ocak kararlarının siyasi bir yansıması, emperyalizmin doğrudan direktiflerinin bir sonucu olarak tarih sahnesine çıktı.

Diktatörlük, tüm muhalefet odaklarını olduğu gibi, üniversiteleri de yoğun bir baskı altına aldı. Daha anayasa bile oluşturulmamışken YÖK kuruldu. Binlerce öğrenci işkence tezgahlarından geçirildi, tutuklandı, öldürüldü. Üniversitelerdeki en küçük demokrasi kırıntısı bile yok edildi. Diktatörlüğün hedefi sadece öğrenciler değildi elbette; sendikal ve siyasal faaliyetlerde öne çıkan üniversite emekçileri, öğretim elemanları, derhal üniversitelerden uzaklaştırıldılar, zindanlara gönderildiler. ODTÜ ise, baskılardan en çok nasibini alan üniversitelerden biriydi. Yarattığı gelenek, diktatörlüğün boy hedefi haline gelmesi için fazlasıyla zemin sağlıyordu. Toplumsal muhalefet ise, bir dizi zaafından, ama en önemlisi ortada işçi sınıfını temel alan ciddi bir devrimci önderlik bulunmamasından dolayı diktatörlüğe karşı direniş çizgisi geliştiremedi. Sonuçta, toplumun tüm kesimlerinde olduğu gibi ODTÜ'de de baskı mekanizmaları yerleştirildi; kampüs diktatörlüğün denetimi altına alındı.

c) Diktatörlükten çıkış sürecinde ODTÜ ve öğrenci hareketinin yükselişi...
Ancak, çıplak şiddete dayalı bir denetimin uzun sürmesi mümkün değildi; nitekim, 1985 ile başlayan öğrenci dernekleri kuruluş süreci ODTÜ'ye de yansıyor, 1200 üyeli ODTÜ Öğrenci Derneği'nin kuruluşu gerçekleşiyordu. Benim ODTÜ'ye girişim de 1986-87 öğretim yılındadır; ODTÜ'ye girdiğim andan itibaren ODTÜ Öğrenci Derneği üyesi oldum ve derneğimiz kapatılana kadar da öyle kaldım. Bu, benim açımdan taşımaktan onur duyduğum bir sıfattır. Çünkü ODTÜ-ÖD, diktatörlük yasalarına ve zorba iktidara karşı ilk direnişi gerçekleştiren, 1986-87 öğretim yılında, diktatörlükten çıkış sürecinin ilk kitle eylemini örgütleyen öğrenci derneğidir. Evet; 12 Eylül sonrası, üniversite öğrencilerinin düzenlediği ilk kitlesel eylem 1987 baharında ODTÜ kampüsünde gerçekleşiyordu. Bu eylem, dönemin ANAP Balıkesir milletvekili İsmail Dayı'nın hazırladığı "öğrenci dernekleri yasa tasarısı"nın tüm ülkede protesto edilmesinin ve daha sonra kent merkezlerine taşınan öğrenci eylemlerinin ilk adımını oluşturuyordu. '87 Bahar Eylemleri olarak hatırlanan bu eylemler, devletin yoğun baskısıyla karşılaşıyor, birçok öğrenci tutuklanarak cezaevine gönderiliyordu. Ne var ki, öğrenciler, üzerlerindeki ölü toprağını bir kez atmıştı ve baskıcı rejime karşı gerçekleştirilen öğrenci eylemlerini durdurmak mümkün olmayacaktı.
'87 Bahar eylemlerinde ODTÜ-ÖD'ün de birçok üyesi cezaevine atılmıştı. Oysa bu zorbalık, eylemlerimizi durdurmaya yetmedi. '87 Haziran'ında, ODTÜ yurtlarında, yürürlüğe konan yeni yurtlar yönetmeliğine karşı, ODTÜ'nün bugüne dek gördüğü en kitlesel ve örgütlü eylemlerden biri gerçekleştirildi. Bütün yurtlar Mayıs sonundan itibaren kendi oda, kat ve yurt temsilcilerini demokratik tarzda belirlediler; bazı yurtlar, temsilcilerini istedikleri an geri çağırırken, bazı yurtlar da kendi temsilcilerini rotasyon usulü değiştirdiler. Bu süreçte, imza toplamadan, "yurtlardan çıkmama" eylemine (ki bu eylem %100 başarı kaydetmişti), ve en nihayetinde, rektörlüğün önünde gerçekleşen oturma eyleminden kitlesel yürüyüşe kadar bir dizi eylem yaşandı.

Bu vesileyle, yurt eylemlerinin benim açımdan taşıdığı anlamı da aktarmak istiyorum. O zaman erkek yurdu olan, ve 9. yurdun açılmasından sonra kadın yurduna dönüştürülen ODTÜ 3. Yurtta kalıyordum; bu yurda, aynı yılın Nisan ayında kaydoldum. Ve eylem sürecinde, 3. Yurdun temsilcisi olarak seçildim. İlk gözaltına alınışım ve ilk "disiplin" cezam da bu döneme denk düşer. Şimdi personel daire başkanı olan Mehmet Avcı, eylem sürecinin bir parçası olan "yurtlardan çıkmama" eylemi sırasında beni odasına çağırmış, ve daha sonra jandarmaları da çağırarak onlara teslim etmiştir. Jandarmalar da siyasi polisi çağırmış, böylece çember tamamlanmıştır. Daha sonra "imza toplamak" gerekçesiyle çıkartıldığım savcılık tarafından serbest bırakıldım; ama, yurttan atıldım; ve diğer yurt temsilcisi (yurtlardan atılan) arkadaşlarımla birlikte yeni bir yargılanma süreci, bu kez de DGM'de başladı. Yurt müdürümüz Mehmet Avcı ise, "kendi alanı"nda kaydettiği başarılarla, yönetimin gözüne girerek bugünkü mevkiye getirildi. Ve hala, "kendi alanı"nda ciddi bir "eğitmen" olduğu anlaşılıyor; 1992-93 öğretim yılı başında İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi kantininde öğrenciler tarafından yakalanan bir "sivil görevli"nin üzerinden çıkan telsizi bizzat "mandal"ladım (telsizin kenarındaki butona basmak, polis ve casus argosunda bu anlama geliyormuş) ve karşıma Mehmet Avcı çıktı. Açıklaması var elbet: o "sivil görevli" bir personeldi, gömleğinin altına bir telsiz gizleyerek kantinde öğrencileri izlemesi de büyük ihtimalle bu "personel"in görevleri arasındaydı ve Mehmet Avcı da onun şefiydi... Bu olay, DGM'de yeni bir davaya vesile oldu; dava gerekçesi: görevli memura darp!..

Konumuza dönersek; eylemlerimiz 1989 sonuna dek giderek büyüyecekti; öyle ki, '89 baharında, aralarında benim de bulunduğum 23 ODTÜ öğrencisi siyasi polis tarafından gözaltına alınmış, bu gözaltılar, günlerce süren ve her seferinde yaklaşık 3.000 kişinin katıldığı eylemlerle protesto edilmişti. ODTÜ yönetimi ve jandarma kuvvetleri kitle eylemlerini denetim altına almayı başaramamıştı. Bu dönem, bir kitlesel yükseliş dönemiydi. Yükselişin göstergeleri sadece öğrenci eylemlerinde değil, esas olarak '89 Baharı'na damgasını vuran işçi eylemlerinde açığa çıkıyordu.

d) öğrenci hareketinin gerilemesi...
Ne var ki, 1989'dan itibaren açılan yeni dönem, genel kitle hareketleri açısından olduğu gibi, öğrenci hareketi açısından da bir gerilemenin başlangıcını ifade ediyordu. 1989 yılı, o güne dek adına "sosyalist" denmiş, ve kitleler nezdinde sosyalizmin temsilcileri olarak algılanmış olan bürokratik diktatörlüklerdeki çöküşün başlangıç yılıydı. Kitle hareketlerinin başını çeken unsurlar içinde, sosyalizm adına bu bürokratik diktatörlükleri savunanlar çoğunluktaydı; ve bu ülkelerdeki çöküş, kitle hareketine korkunç bir yılgınlık olarak yansıdı. Birçok çevre ve birey, moral bozukluğu, yılgınlık ve teslimiyete sürüklendi. SSCB başta olmak üzere bir dizi ülkedeki çöküş, insanlığın tek kurtuluş umudunun çöküşü olarak algılandı; bu süreç, yükselen kitle hareketine tam bir bozgun olarak yansıdı. Öğrenci hareketi de ister istemez bu bozgundan nasibini aldı; üniversitelerdeki eylemliliklerde bir geri çekilme dönemi başladı.

Bu ortam, sermaye iktidarının ekonomik ve siyasi saldırıları açısından bulunmaz bir fırsat anlamına geliyordu; hiç vakit kaybedilmedi; toplumun ezilen kesimlerine yönelik yoğun bir ekonomik ve siyasi saldırı başlatıldı. Söz konusu saldırının üniversitelerdeki yansıması, öğrenim sürecinin bütünüyle bir ticari faaliyete, daha doğru bir ifadeyle soyguna dönüştürülmesi ve yoğun bir baskı ortamının tesis edilmesiydi. Fütursuzca yürütülen saldırıya ilk yanıt yine ODTÜ'den geldi. 1990 bahar döneminde, yüzlerce öğrenci ulaşım için alınan "katkı payı"nı yatırmayı reddederek eyleme geçti; yaklaşık yirmi gün süren kampanya boyunca 80 bin küçük el ilanı, çeşitli vesilelerle dağıtılan 25 bin bildiri, 2 bin afiş kampüsün her yanını kapladı. Rektörlüğün, ulaşım için istenen "katkı payı"nı yatırmayanların kaydını yapmayacağını açıklaması üzerine, yaklaşık 200 ODTÜ öğrencisi açlık grevi başlattı. Jandarma, o sırada faal olan öğrenci derneğimizin okuldaki binasında sürdürülen açlık grevine saldırarak birçok arkadaşımızı gözaltına aldı. Bunun üzerine mücadele daha da keskinleşti; açlık grevi ODTÜ 9. Yurda taşındı; yurt öğrencileri açlık grevini desteklemek için kendi battaniyelerini buraya taşıdılar; bütün yurtlarda, geceleri gerçekleşebilecek yeni bir jandarma saldırısına karşı yurt öğrencilerini uyandırmak ve saldırıya karşı seferber etmek için, yurt öğrencileri tarafından düzenli olarak nöbet tutuldu; kampanya süreci boyunca, her seferinde 3 bin ile 4 bin civarında öğrencinin katıldığı dev eylemler organize edildi. Bu sırada Aselsan fabrikasında sürmekte olan işçi direnişi ile temasa geçildi; ODTÜ'lüler bir ODTÜ servisine el koyarak Aselsan fabrikası önünde sürmekte olan direnişe destek ziyaretinde bulundular. Aselsan işçileri de ODTÜ'ye geldiler, eylemlerimize katıldılar. Dayanışma sürekli kılındı; sendika binası ODTÜ'lülerin sürekli uğrak yeri haline geldi; adım adım, birçoğumuzda öğrenci hareketine sınıf perspektifinden bakma kavrayışı gelişmeye başladı. Kısacası, '90 baharı ODTÜ'lüler için, sadece öğrenci hareketi açısından değil, öğrencilerin işçi sınıfıyla dayanışması, işçi sınıfından öğrenmesi açısından çok önemli bir süreçti.

Ne var ki, 1990 baharında sermaye iktidarının soygun ve baskı politikalarına karşı gerçekleştirilen bu direniş, bir dizi öznel ve nesnel nedenden dolayı yenilgiye uğradı ve bu yenilgi ODTÜ'deki öğrenci hareketi açısından son derece belirleyici oldu; öğrenci hareketi 1993'e kadar kendini toparlayamadı. Yenilginin nesnel nedeni, dünyada gerçekleşen değişimlerin ve kitle hareketindeki geri çekilmenin ülkeye yansımasıydı. O sırada Türkiye'de hiçbir ciddi kitle seferberliği yaşanmıyordu; Aselsan ve ODTÜ'deki direnişlerin dışında bir tek ciddi eylemlilik Yıldız Teknik Üniversitesi'nde yaşanan işgaldi; ve bu işgal, öğrenci hareketindeki bir yükselişin sonucu olarak değil, kendiliğinden gelişen bir tepki olarak açığa çıkmıştı. Ve sadece ODTÜ değil, Aselsan ve Yıldız direnişleri de yanlız kalarak yenildiler. Öte yandan, ODTÜ'deki direnişin gücü karşısında rektörlük belli düzeylerde geri adım atmıştı, ve direniş, kitle hareketi adına belli kazanımlarla sonuçlandırılabilirdi. İşte yenilginin öznel nedeni tam da burada bulunmaktadır; bu öznel nedenin ikili bir niteliği vardır. Birincisi, öğrenci hareketine yönelik farklı perspektiflere sahip gruplardan bazılarının direnişi yanlız bırakması, daha da ötesi karşı-propagandasını yapmasıdır; ikincisi, ve çok daha belirleyici olanı ise, içinde benim de bulunduğum ve direnişe önderlik eden ekibin hatalı, ultra-sol politikalarıdır. Kazanımları ve öğrenci örgütlülüğünü pekiştirerek ilerleyebilmemiz ve gaspedilen haklarımızı adım adım geri alabilmemiz mümkün ve gerekliyken, bu pekişme sürecini gözardı eden sürekli eylem mantığıyla hareket ettik; öğrenci alanında hareket ediyorduk ve bu alan uzun soluklu mücadelelere hazır, direnişi sürekli kılabileceğimiz bir alan değildi. Böylelikle, direnişin giderek zayıflaması bizlere moral bozukluğu olarak yansıdı, moral bozukluğunun üzerine yeni hatalar eklendi ve yenildik. Hatta, yenilginin bir bozguna dönüştüğü söylenebilir; art arda gelen polis operasyonlarının da etkisiyle, çoğumuz paniğe kapıldık ve mücadele alanını terkettik. Ultra-sol, küçük-burjuva mücadele kavrayışımız, kahramanca nutuklardan başlayan ve kitle hareketindeki gerilemeyle birlikte teslimiyete kadar varan bir sürece yol açtı. (Yine de, tüm hatalarımıza rağmen, ben ve arkadaşlarım disiplin soruşturmaları karşısında bu kampanyayı ve eylem sürecini savunduk. O dönemde yaptığım uzun savunmaları bu metne de eklemek istiyordum; fakat, Ankara'daki evim 1995 Mart ayında "terörle mücadele" ekiplerince basıldı; söz konusu savunma metinleri de bu baskında el konan ve geri verilmeyen kişisel eşyalarım arasında olduğu için buraya aktaramıyorum. İstendiği takdirde ODTÜ Öğrenci İşleri'ndeki dosyalarda bulunabilir) Bu yenilgi, genel öğrenci kitlesine yılgınlık ve güvensizlik olarak yansıdı. Ve ODTÜ bunun sancılarını 1993 baharına dek çekti. Öğrenci derneğimiz kapatıldı; yerine yeni kurumlar oluşturulamadı; bu dağınıklıktan dolayı, ekonomik saldırılar yoğunlaştı, birçok hakkımız gaspedildi...

e) Yeni yükselişin zemini oluşuyor...
1993 baharını ise bir dönüm noktası olarak değerlendirmek gerekir. ODTÜ'de '93 baharına öngelen dönemde, bir önceki süreçte yaşanan yenilgiden çıkartılan dersler ve genel olarak dünyada yaşanan değişimlerin sağlıklı analizi üzerine kurulan yeni bir devrimci önderlik gelişmeye başlamıştı. Bu önderlik, öğrenci hareketinin işçi sınıfı perspektifiyle yeniden örgütlenmesini öngören; emekçilerin Özgür Üniversitesini hedef olarak önüne koyan; dünyada yaşanan gelişmeleri, bürokratik diktatörlüklerin kitleler tarafından yıkılması olarak tanımlayan; sosyalizmin çökmediğini, tam tersine mevcut çöküşün devrimci sosyalist perspektif tarafından öngörüldüğünü, ve sosyalizmin çok daha yakıcı bir zorunluluk olarak insanlığın önünde durduğunu ifade eden; mevcut yılgınlık ve teslimiyete karşı işçi sınıfının ideolojik mevzilerinde direnme, gelecekteki kitlesel yükselişlere hazırlanma ve bunun temel aracını, devrimci önderliği ulusal ve uluslararası ölçekte yaratma zorunluluğunu kavrayan; kısacası, işçi sınıfının devrimci enternasyonalist çizgisini temel alan bir önderlikti, Özgür Üniversite Hareketi idi.

Öte yandan, şeriatçı, faşist akımlar mevcut dağınıklıktan yararlanarak, diğer bazı üniversitelerdekine benzer biçimde ODTÜ'de de belli bir etkinlik yaratmanın fırsatını kolluyorlardı. O sırada son derece güncel olan Bosna sorunu, her türden gerici akıma politika malzemesi sağlıyordu. Nitekim, 1-5 Mart günleri, ODTÜ'de "Bosna-Hersek ile Dayanışma Haftası" olarak ilan edildi. Rektörlük, ne idüğü belirsiz şahıslardan oluşan bir "dayanışma komitesi"ni resmen tanıdı ve bu komiteye geniş olanaklar sundu; "hafta" münasebetiyle konferans salonları söz konusu komiteye tahsis edildi; ODTÜ dışından şahısların kampüse kolayca girebilmeleri için kartlar bastırıldı; kampüsün şeriatçılar, faşistler tarafından afişlenmesine izin verildi.

Enternasyonalistler bu girişim karşısında sessiz kalmadı. Haftanın başlangıç günü olan 1 Mart günü, bütün ODTÜ kampüsü Özgür Üniversite Hareketi imzalı, şeriatın gerçek yüzünü teşhir eden afişlerle donatıldı. Mollalar, faşistler bu afişlere yönelik saldırı başlattılar ve devrimcilerin kararlı tavrıyla karşılaştılar. Aynı hafta karşılıklı bildirilerle tırmanan bir gerginlik yaşandı; ODTÜ'de, sorunlarına duyarlı, hükümetin baskı ve soygun politikalarına, faşist çetelere karşı mücadele etmek isteyen öğrenciler, yine aynı hafta içinde yapılan toplantıda ODTÜ Platformu adı altında birleşme, ve gerek Bosna'da, gerek dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan katliamlara karşı enternasyonalist bir tavır alarak 5 Mart günü bir miting yapma kararı aldılar.

İşte ODTÜ'de tarihsel bir öneme sahip olan ve öğrenci hareketi açısından bir dönüm noktasını teşkil eden 5 Mart '93 olaylarına böylesi bir sürecin sonucunda varıldı. 5 Mart günü öğrenciler, önce kendilerine saldıran jandarmaları önlerine katıp kovaladılar; ardından, çoğu ODTÜ'lü olmayan şahıslardan oluşan ve "hafta" münasebetiyle bastırılan kartlarla ODTÜ'ye giren eli sopalı şeriatçı ve faşist çeteyi dağıttılar. 1500 civarında öğrenci rektörlüğü kuşattı ve bir dizi talep kabul edilene dek eylemin sürdürüleceği ilan edildi. Bu arada, ODTÜ'de halen rektörlük görevi yapmakta olan Süha Sevük, içlerinde benim de bulunduğum dört öğrenci temsilcisini resmen tanıyarak, taleplerimizi tartışmak istediğini ifade etti; ön koşul olarak jandarma tarafından gözaltına alınan bir arkadaşımızın geri verilmesini istedik ve Süha Sevük bu arkadaşımızı bizzat kendi makam arabasıyla il jandarma alay komutanlığından alıp kampüse geri getirdi. Daha sonra, ben ve diğer üç arkadaşım, üniversite yöneticileri ve rektör Süha Sevük ile, 1500 arkadaşımızın kuşattığı rektörlük binasında, öğrencilerin temel sorunlarını ve taleplerini tartıştık. Bu tartışmada, üniversite yönetimi bize bir dizi söz verdi; 5 Mart olayları hakkında disiplin soruşturması açılmayacak, üniversite yönetiminin öğrenci temsilcileri olarak tanıdığı dört kişinin olaylar üzerine vereceği açıklama üniversitenin yayınladığı öğrenci bülteninde yer alacak ve temel sorunlarımızın geniş ölçekte tartışılması için uygun ortam sağlanacaktı. Olayların hemen ardından, üniversite yönetiminin verdiği sözlere ne denli sadık kaldığına ilişkin bir ölçüt geliştirme şansımız oldu; verilen sözlerin hiçbiri tutulmadı. Birçok arkadaşımıza disiplin soruşturması açıldı; ve tepkilerin açığa çıkmaması için ODTÜ tatile girdikten sonra da cezalar dağıtılmaya başladı. Süha Sevük'ün temsilci olarak resmen tanıdığı dört kişiden üçü, ikişer dönem, biri ise bir dönem uzaklaştırma cezası aldı; ve toplam 27 arkadaşımıza daha çeşitli sürelerle uzaklaştırma cezaları verildi. 5 Mart olaylarından dolayı açılan disiplin soruşturmasına verdiğim yanıtı (yani, sonucunda iki dönem uzaklaştırma cezası aldığım disiplin soruşturmasında verdiğim savunmayı) buraya da aktarmak istiyorum. Bu aktarımın nedeni, siyasi sorumluluk isteyen eylemleri her koşulda savunduğumuzu ve savunacağımızı bir kez daha göstermektir. Savunma metni aşağıda hiçbir değişiklik yapılmaksızın aktarılmaktadır (çok kısa sürede hazırlandığı için birçok cümle düşüklüğü var, mazur görülmesini istiyorum):

Savunma...

1. Bölüm | Soruşturmalar, Soruşturmacılar, Soruşturulanlar...

2. Bölüm | Üniversite, Bilim, Eğitim...

3. Bölüm | ODTÜ Geleneği, Yakın Dönem ve Mevcut Durum...

SAVUNMA...

4. Bölüm Gorbaçov Olayları Ve Sonrası...

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular