karşıYuvar

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 SAVUNMA | 2. Bölüm Üniversite, Bilim, Eğitim

Hakan Gülseven 

"Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu
bir lokma bile tatmadan yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapılarında
ananı ağlatanı zengin etmek hürriyetiyle
hürsün!
Sen doğar doğmaz dikilirler tepene
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden
yalan değirmenleri
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün
vicdan hürriyetiyle
hürsün!
Başın enseden kesik gibi düşük,
kolların iki yanda upuzun, büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün
En yakın insanmış gibi seversin memleketini
günün birinde mesela, Amerika'ya ciro ederler onu
seni de büyük hürriyetinle beraber
hava üssü olmak hürriyetiyle
hürsün!
Yapışır yakana kopası elleri Vaistritin
günün birinde diyelim ki Kore'ye gönderilebilirsin,
büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin
meçhul asker olmak hürriyetiyle
hürsün!
Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi
yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetiyle,
hürsün!"
N. Hikmet

a) Taraf olmak
"Tarafsızlık", toplumsal ilişkiler içinde ulaşılması mümkün olmayan bir hayaldir. Bir "Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi" bölümü öğrencisi olarak, öğrenim yaşamımdan çıkardığım temel sonuçlardan biri, toplumsal ilişkilerin herhangi bir alanına "tarafsız" yaklaşılamayacağıdır. Hangi düşünce akımına dahil olursa olsun, siyaset üzerine söz söylemiş olan herkes, söyledikleriyle bir taraf olmuş, sınıflar mücadelesindeki kutuplardan birinde yer almıştır. Belli bir okuma çalışması yürütüldüğünde, bunlar arasında tarafını son derece dürüst biçimde belirleyenler görülebileceği gibi, tavrını laf kalabalığının altına gömmeye çalışanlara da rastlanır. Bu gibi durumlarda, söylenen her sözün sağlaması gerçek yaşamda nereye tekabül ettiği araştırılarak yapılabilir. Uzlaşmaz karşıtlıklara sahip, ezen ve ezilen iki kutbun uzlaşabileceğini savunanlar, uzlaşmazlığın doğası gereği, ezme ilişkisini mazur gösteriyor demektir.
Burjuva ideolojisinin gelmiş geçmiş bütün akımları, burjuvazi ve emekçiler arasındaki ezen-ezilen ilişkisini meşrulaştırmaya, sınıf savaşını gizlemeye, burjuvazi lehinde bir eşitsizliğin kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu göstermeye çalışmışlardır. Onların "bilimsellikleri" de buna bağlıdır: "... burjuva ekonomi politiği, kapitalist düzeni, gelişmenin geçici bir tarihsel aşaması olarak değil, tam tersine, toplumsal üretimin, mutlak ve son biçimi olarak kabul etmektedir. Bu yüzden o, yalnız sınıf savaşı gizli kaldığı ya da tek-tük olaylar halinde belirdiği sürece bilimselliğini koruyabilir." (K. Marx) Bu salt ulusal sınırlar dahilindeki sınıf mücadelesi için değil, uluslararası sömürü ilişkileri için de geçerlidir. Çarpıcı bir örnek olarak, neo-liberalizmin baş sözcülerinden biri olan F. A. Hayek'in yaklaşımından söz edilebilir. Hayek şöyle diyor:

"Eşitsizlik üzülünecek birşey değil, son derece sevinilecek birşeydir. Düpedüz gereklidir... Gelgelelim eşitçi fikirler üzerine kurulu bir dünyada aşırı nüfus sorunu çözülemez. Bir kez doğan herkesin hayatta kalacağı güvencesini verirsek çok geçmeden bu vaadi yerine getiremeyecek duruma geliriz. Aşırı nüfusa karşı bir tek fren vardır, o da yalnız kendi kendilerini besleyebilen halkların yaşayıp çoğalmasıdır..." Evet, katıksız bir burjuva ideoloğu olan Hayek, ABD'deki Cola ve hamburger tüketimi tüm bir emperyalizme bağımlı dünyayı besleyebilecek düzeye ulaşmışken, insanların açlıktan ölmesini mazur, hatta sevinilecek birşey olarak göstermek için rahat koltuğunda kalem sallamaktadır. ABD'deki Cola ve hamburger tüketiminin, dünyanın büyük bir bölümünün yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edilmesi pahasına gerçekleştiğinin buz gibi farkındadır; ama tarafını seçmiş, beynini ve kalemini satmıştır. Sorun farklı bir örnek üzerinden daha açık bir biçimde ortaya konabilir. "[Bugün] İki milyardan fazla insan (dünya nüfusunun %48'i) yaşayabilmek için dünya gelirinin %13'ünden azına sahip. Üki yüzyıl önce yoksullar ile zenginler arasındaki zenginlik farkı 1/1.5 iken, bu oran 1960'da 1/20, 1980'de 1/46'ya yükseldi. Dünya nüfusunun yaklaşık %20'sini oluşturan sanayileşmiş ülkeler dünya kaynaklarının %80'ini kullanıyorlar. 700 milyon insanın açlıktan kurtulabilmesi için 40 milyon ton hububat yeterli iken zengin ülkeler hayvanlarını beslemek için her yıl 540 milyon ton hububat harcıyorlar. 1.9 milyar insan sağlığa uygun içme ve kullanma suyundan mahrum. 1988'de dünyada silahlanma amacıyla kişi başına 200 dolar harcandı, eğer her çocuk için sadece 5 dolar harcansaydı 14 milyon çocuğun sıradan bulaşıcı hastalıklardan ölmesi engellenebilecekti... Bugün dünyada okuma yazma bilmeyen 880 milyon insan var." (Fikret Başkaya) Hayek'in tarafı gibi, bizim de tarafımız bellidir; Karl Marx, Hayek gibilere yanıtı vereli yüz yıldan fazla olmuştur: "Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen gerekir."

Ve Marx buradan hareketle, ezen ve ezilenin, sömüren ve sömürülenin olmadığı, sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya ulaşmanın mümkün olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuş, bunun mücadelesini vermiş, bu mücadelenin temel aracı olan bilimsel kavrayışı, diyalektik ve tarihsel materyalizmi geliştirmiştir. Troçki, Marksizmin bilimsel anlamını, astronomi ve kimya alanındaki iki bilimsel gelişme ile karşılaştırarak, şöyle tarif ediyor:

"Bilimin sosyal değerleri, tarihi değeri, insanoğlunun gücünü arttırma kapasitesiyle ölçülür, insana tabiatı, önceden görmek ve tabiata hakim olmak gücünü sağlayabilmesiyle tarihi görevini yerine getirir. Bilim bize kudret bahşeden bir bilgidir. Leverrier, Uranüs'ün yörüngesindeki 'acaiplikler'e dayanarak, Uranüs'ün hareketini değiştiren bilinmeyen başka bir gök cismi olması gerektiğini söylerken, salt matematik hesaplara bakıp Alman astronomu Galle'ye, gökte pasaportsuz dolaşan bir cismi şu ve şu adreste bulabileceğini bildirir ve Galle de teleskopunu o yöne çevirdiğinde, bugün Neptün dediğimiz gezegeni keşfedince, Newton gök mekaniği büyük bir zafer kazanmış oluyordu. Bu dediklerim, 1846 sonbaharında oldu. 1848 yılında devrim, Avrupa'dan bir kasırga gibi esti, halkları harekete geçirdi, devletlerin hareketlerini değiştirdi. Neptün'ün keşfiyle 1848 devrimi arasındaki dönemde iki genç bilgin, Marx ve Engels Komünist Manifesto'yu yazdılar, orada yakın gelecekte kaçınılmaz bir takım devrimci olayların meydana geleceğini önceden görmekle kalmadılar, aynı zamanda devrimi oluşturacak kuvvetleri, hareketin mantığını da önceden çözümlediler ve proletaryanın kaçınılmaz zaferine ve diktatoryasının kuruluşuna kadar olan hareketlerin analizini yaptılar. (...) 1869'da Mendeleyev, atomun ağırlığı hakkındaki araştırma ve düşüncelerini esas alarak elementlerin periyodik sistemi denilen tablosunu düzenledi. Atomun ağırlığını daha tutarlı bir kriter olarak gören Mendeleyev, bu ağırlığa daha başka bir sürü ilişkiler de ilave ederek, elementleri belirli bir sıraya göre tertipledi ve bu tertiplemeye dayanarak, belirli bir düzensizliğin, yani bazı elementlerin noksanlığının farkına vardı.

Bu bilinmeyen elementlerin ya da Mendeleyev'in deyimiyle, kimyasal birimlerin, söz konusu düzende belirli boş yerleri doldurmaları, kısaca, elementlerin aralarındaki periyodiklik mantığını doğrulamaları gerekiyordu. Mendeleyev, kendine güvenen bir araştırma işçisine yaraşır otoriter bir davranışla, o güne dek tabiatın kapalı kalmış kapılarından birini çalmış oluyor ve içerden bir ses cevap veriyordu: 'Buradayız, bildin!'. Aslında onu üç ayrı ses birden karşılamıştı kapıda, çünkü Mendeleyev'in işaret ettiği boşluklarda üç yeni element keşfedilmişti: Galliyum, Scandiyum, Germanyum."

"Organik doğanın gelişme kanunlarını nasıl Darwin keşfettiyse, Marx da insanlık tarihinin gelişme kanunlarını keşfetmiştir." (F. Engels) Lenin ise bu kavrayışı şöyle tarif ediyordu: "Marx'ın doktrini, uygarlık aleminin her köşesinde en büyük düşmanlığı ve resmi burjuva bilimi kadar liberal burjuva biliminin de nefretini uyandırmaktadır. Burjuva bilimi Marksizmi, kendinden kopmuş bir çeşit ifrat ve bir 'kötülük felsefesi' olarak görüyor. Başka türlüsü zaten beklenemezdi, çünkü sınıf çatışması üzerine oturtulmuş bir toplumda 'tarafsız' sosyal bilim yoktur. Resmi ya da liberal bütün burjuva bilimi, şu ya da bu şekilde, ücretli köleliği savunmaktadır. Oysa Marksizm, bu köleliğe karşı amansız bir savaş açmıştır. Ücretli kölelik üzerine oturtulmuş bir toplumda tarafsız bilim istemek, işçilerin ücretlerini arttırmak için sermayenin kazancını gemlemenin doğru olup olmadığı konusu tartışılırken, fabrikatörlerden tarafsız olmalarını beklemek kadar çocukça bir iştir."

Evet; Marksizm toplumların gelişim sürecini, tüm bir tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihi olarak tanımlamıştır. İnsan toplumunun gelmiş olduğu aşamada, toplumun uzlaşmaz çıkarlara sahip iki ana sınıfa bölündüğünü; tüm servet küçük bir azınlığın, burjuvazinin elinde toplanırken, proletaryanın ve diğer ezilenlerin payına yoksulluk, açlık ve eziyet düştüğünü göstermiştir. Ama Marksizm burada durmamıştır. "Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; oysa asıl olan onu değiştirmektir" diyen Marx, toplumdaki tüm acıları adım adım yok edecek olan değişimin nasıl gerçekleşebileceğini sorguladı ve bunu mümkün kılacak devrimci potansiyeli bilimsel olarak tarif etti. Kapitalizmin, geliştikçe kendi mezar kazıcısını, proletaryayı da geliştirdiğini; proletaryanın, tüm sınıf ve tabakalar içinde, koruyacak bir mülkü ya da mülkiyet biçimi olmayan tek sınıf olduğunu; üretim alanlarındaki yoğunluğu ve örgütlenme potansiyeli ile mülkiyet biçimleri karşısındaki konumu bir arada değerlendirildiğinde, proletaryanın toplumdaki tek devrimci sınıfı oluşturduğunu; ve insanlığı sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyaya taşıyacak olan şeyin, burjuvazinin politik ve ekonomik olarak mülksüzleştirilmesi anlamına gelen proleter devrimin ve proletaryanın bir sınıf olarak iktidarının uluslararası ölçekte gelişmesi, ve bununla doğru orantılı olarak, proleter devletin bir baskı aygıtı anlamında adım adım sönümlenmesi olduğunu ortaya koydu.

Kapitalizmin tekelci aşamaya ulaşmış ve uluslararası ölçekte emperyalist bir dünya egemenliğinin tesis edilmiş olduğu günümüzde, dünya sosyalist devrimi çok daha yakıcı bir gereklilik olarak kendini hissettirmektedir. Çünkü, kapitalizm, yine Marksizm tarafından tarif edilen iç çelişkilerinden dolayı, her saferinde daha da şiddetli bir biçimde yaşanan periyodik patlamalarla kendini açığa vuran kronik bir yapısal krizle malüldür; ve bu durum, insanlık üzerinde gerçek anlamda bir yıkım potansiyeli taşımaktadır. Diğer bir deyişle, insanlık ya barbarlık içinde bir yok oluşa sürüklenecektir, ya da sosyalizmle kurtuluşa ulaşacaktır. Üçüncü bir yol yoktur.

Bizim, tek tek bireyler olarak, tüm davranışlarımızı, eylemlerimizi belirleyen şey, dünyaya ve toplumlara bakış tarzımızdır. Bütün insanlık tarihinin bir sınıflar mücadelesi tarihi olduğundan hareketle, ezilenlerin ve sömürülenlerin tarafında, sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya için mücadele etmeyi hedeflemeyenler, bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde ezenlerin, sömürücü sınıfların yanında saf tutmaktadır. Barbarlık ve sosyalizm arasında üçüncü bir yol nasıl yoksa, günümüz sınıf mücadelesinde de üçüncü bir taraf yoktur. Kavrayışımız budur; dünyaya, topluma, yaşadığımız alana bakışımız bununla belirlenmektedir. ODTÜ'deki varlığımızı ve yaptıklarımızı da bu bakış açısıyla tanımlayabiliriz. Daha önce de ifade edildiği gibi, bu soruşturma dahi toplumsal yaşamdaki bir çatışmanın ifadesidir; ezenlerle ezilenler arasındaki mücadelenin açığa çıktığı belli bir aşamaya ve düzeye tekabül etmektedir.

b) Öğrenciler ve sınıflar
Marksizme göre sınıf, üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki konumuna ve üretimden aldığı paya ve bu payı alış biçimine göre benzerlik gösteren gruplara denir. Marx, "insanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir, tam tersine onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır" der. Üniversite öğrencileri yoğun olarak küçük-burjuva bir bilincin etkisi altındadırlar; çünkü, üniversiteye girebilmek bir ayrıcalıktır, mesleki bir kariyer elde etme ya da mezuniyet halinde görece refaha ulaşabilme beklentisi yaratır. Bu anlamıyla öğrencilik toplumsal bir kategoriyi ifade eder. Bu kategori, üretim sürecinin dışında yer alır; ancak tüm öğrencilerin sınıfsal olarak ortak bir yere oturtulması doğru olmaz. Çünkü, tüm öğrencilerin toplumsal artık-üründen aldıkları pay aynı değildir; bu, ailelerinin sınıfsal konumlarına göre belirlenir. Ailesi işçi olan bir öğrenciyle, ailesi burjuva olan bir öğrencinin ne yaşam tarzları, ne olanakları, ne sorunları, ne de çıkarları ortaktır.

Burjuva ideolojisinin yeniden üretildiği ve kapitalist üretimin itici güçlerinden biri olan üniversitelere gelen emekçi çocukları, burjuva özlemlerin teşvik edildiği bir ortamla karşılaşırlar. Bu yanılsama, burjuvazinin, üniversiteleri öğrencilerin sınıf atlamalarını sağlayacak bir kurum olarak tanımlamasından, ya da daha doğru bir ifadeyle, tanıtmasından kaynaklanmaktadır. Yanılsamanın diğer yanını oluşturan, farklı sınıflardan öğrencilerin gündelik yaşamda paylaşmaları mümkün olmayan mekanları (kantin, kütüphane, derslikler, yemekhane, ulaşım araçları) ortak kullanmak zorunda olmalarıdır. Oysa artık işin bu yanı da giderek törpülenmektedir; kantinler, aileleri farklı gelir gruplarına dahil olan öğrencilere göre bölünmektedir. Ya da, öğrencilerin büyük çoğunluğu okula gidip-gelmede sıkış tepiş otobüsleri kullanırken, ayrıcalıklı küçük bir grup, özel arabalarını kullanmaktadır. Bunlar, tüm öğrencilerin ortak çıkarlarının ve ortak sorunlarının bulunmadığının, ve ayrımların giderek derinleştiğinin tipik birer göstergesidir.

Aileleri emekçi olan öğrencilerin çıkarları, bir bütün olarak işçi sınıfıyla ortaktır. Sınıf atlama, refah içinde bir gelecek kurma hayalleri, gerçekten bir hayal olarak kalmaya mahkumdur. Mezun olan öğrencilerin pek azı istediği gibi bir iş bulabilmekte, geri kalan büyük çoğunluk ya işsiz dolaşmakta, ya da çok düşük ücretlerle, öğrenim gördüğü alanla hiçbir ilgisi bulunmayan işlerde çalışmaktadır. Kapitalistler, kalifiye eleman ihtiyaçlarını "seçkin" bir-iki üniversiteden, ama daha ziyade yurt dışında eğitim görmüş ayrıcalıklı öğrencilerden karşılamaktadır. Üniversiteler ve özellikle "açık öğretim", "çiller üniversitesi" gibi son icatlar işsizliği gizlemenin birer aracından başka birşey değildir. Devletin, bugün öğrenim görmekte olan nüfusa verili düzen içinde istihdam olanağı yaratması olanaksızdır. Bu anlamda, öğrencilik işsizliktir; öğrenciliğin sonu yoksulluktur!

c) Eğitimde fırsat eşitliği... mi?
Eşit olmayanlara eşit davranmak en büyük eşitsizliktir. Ailesi sermayenin bütün olanaklarına sahip olan, iyi beslenen, özel okullarda ve özel dershanelerde eğitim alan burjuva kökenli bir öğrenci ile, hem çalışmak hem okumak zorunda olan, temel besin maddelerini bile bulamayan bir emekçi çocuğunu aynı üniversite sınavına tabi tutup, bunun adına da eğitimde fırsat eşitliği demek soytarılıktır. Elbette mesele üniversite sınavıyla sınırlı değildir; eğitimin her aşamasının paralı hale gelmesi, emekçi ailelerden gelen öğrencilere üniversite kapılarını kapatmakta, üniversiteye devam edebilenler ise en temel yaşamsal gereksinimlerinden bile yoksun bir biçimde, ekseriyetle de çalışarak okumaktadırlar. Hayek'in "felsefe"sini buraya uygularsak, "eşitsizlik iyi bir şeydir; herkesin öğrenim görmesini garanti edemeyiz; birilerinin rahat yaşaması için diğerlerinin onlara hizmet etmesi gerekir; sadece parayı ödeyebilenlerin öğrenim görme hakkı vardır" derdik. Nitekim, egemen sınıf ve onun hükümeti, sık sık bu anlama gelecek açıklamalarda bulunmakta ve yüzleri dahi kızarmamaktadır. Oysa bizler Marksistiz; ve sorunu tersinden ele alırız; kapitalizm varolduğu sürece mevcut eşitsizliğin ve ayrımcılığın süreceğinden hareketle, eşitsizliğin ezilenler lehinde uygulanmasını, pozitif ayrımcılığı savunuruz. Okula özel arabasıyla gelen, cebindeki paranın hesabını dahi bilmeyen burjuva kökenli öğrencilerin "talep"leriyle işimiz yoktur. Onların otopark sorunu ile değil, otobüs parası bile bulamayan emekçi çocuklarının sınıfsal konumlarından kaynaklı sorunları ile ilgileniriz. Emekçilere eğitimde önceliği; karşılıksız burs verilmesini, tüm eğitim masraflarının kapitalistlerden alınan ek vergilerle karşılanması gerektiğini savunuruz.

Oysa, toplumsal gelir dağılımının düzenlenmesinde önemli bir işleve sahip olan devlet, emekçilerin bordrolarından kesilen vergileri kapitalistlere sıfır faizli teşvik kredisi olarak vermeye, batık şirketleri kurtarmaya, 2 binin üzerinde Kürt köyünü yakmaya, "Skorski"lere, sortilere, kulak kesme meraklısı özel time, korucuya... yani sermayenin bekasına ve tarihsel olarak burjuvazinin hizmetinde olan mevcut devleti ayakta tutmaya yarayacak her türlü önleme aktarmaktadır. Bu esnada yiyici devlet erkanını unutmamak gerekir; sadece Engin Civan olayında dolandırılan para ODTÜ'de 20.000 öğrencinin neredeyse yirmi senelik öğle ve akşam yemeği masrafına denk düşmektedir.

Bizim tarafımız emekçilerin tarafıdır, "eğitimde fırsat eşitliği" safsatasına karşı emekçilere eğitimde önceliği savunan taraftır; sermayenin ücretli kölelik düzeninin, kirli savaşın, kokuşmuş burjuva yaşam tarzının, soyguncuların, talancıların, burjuva eğitimin ve burjuva üniversitelerinin karşısındadır. Bunu değiştirmek için çabalamamız da kaçınılmazdır. Değişimin yönü açısından kuşkumuz yok: "Mülk sahibi sınıfların tüm birikmiş sermayesi ödenmeyen emekten başka birşey değildir. O halde, bu emeğin geriye dönük bir biçimde ödenmesi, yani söz konusu tüm sermayenin emeğe verilmesi gerekir." (F. Engels) Bu anlayışın üniversite alanındaki yansıması da emekçilerin Özgür Üniversite'sini yaratma mücadelesidir...

d) Üniversite ve Bilim... ama kim ve ne için?
Bilimsel faaliyetin tüm alanları toplumsal yaşamla doğrudan ilintilidir; sınıflardan ve onların iktidarlarından ayrı düşünülemez. Örneğin, bilim başlı başına ne militaristtir, ne de barışçıdır; onun niteliği, onu elinde bulunduran sınıfa bağlıdır. Atomun parçalanması, muazzam bir bilimsel atılımdır; oysa bu atılım, sermayenin uluslararası egemenlik biçimi olan emperyalizmin elinde atom bombasına dönüşmüş, milyonların yaşamını doğrudan etkileyen bir silah haline gelmiştir. Aynı biçimde, bilgisayar alanındaki hızlı ilerlemeler, daha fazla kar elde etme peşindeki tekeller tarafından denetlenmekte, model eskitme ve daha fazla bilgisayar satabilme adına bir bütün olarak insanlığın gelişiminin önüne set çekilmektedir. Salt bu kadar da değil; bilgisayar teknolojisi militarizmin ve polis aygıtının elinde zorbalığın etkili bir aracına dönüşmektedir; en basitinden, yüzbinlerce, milyonlarca insan, bilgisayar teknolojisi vasıtasıyla çok daha kolay bir biçimde "fiş"lenmektedir.

Bilimsel gelişmenin, kapitalistlerin değil de devrimci bir işçi iktidarının elinde alacağı biçim ise bilime gerçek anlamını kazandıracak tek biçimdir. Atomun parçalanması, doğayla uyum içinde ve daha iyi koşullarda yaşama hedefi dahilinde değerlendirilecek, çevreyi tahrip etmeyen yeni ve güçlü bir enerji kaynağını geliştirmek üzere kullanılacaktır. Ya da, bilgisayar teknolojisinin gelişim seyrine vurulan kapitalist gem çıkartılacak; doludizgin giden teknolojik ilerleme, insan tarafından yerine getirilen bir dizi işlevi bilgisayarlara ve bunlara bağlı robotlara yükleyecek; bunun sonucunda, kapitalizm koşullarında olduğu gibi işçiler sokağa atılmayacak, işsizlik ve açlık artmayacak, ve fakat iş saatleri kısalacak; özgür olarak biraraya gelmiş üreticilerin oluşturduğu böylesi bir toplumsal düzende emekçiler için bilimle, sanatla ve kendi kendini yönetme işleviyle uğraşmanın, insanın insanca yaşamasının en önemli koşulu yaratılmış olacaktır.

Sonuç olarak, emperyalizm çağında kapitalist üretim tarzının insanlığı ileriye taşıyıcı en ufak bir niteliği dahi kalmamış, tersine kapitalizmin kronik yapısal bunalımı, üretici güçler üzerinde sistematik bir tahribatın kaynağı haline gelmiştir. Üretici güçlerin bir bileşeni olarak, gelişiyor gibi gözüken teknolojinin ise, bilgisayar teknolojisi örneğinde olduğu gibi, kar hedefleri için frenlendiği, bu anlamda, olması gerekenle karşılaştırıldığında göreli bir gerilik içinde olduğu söylenebilir. Bu duruma, ancak radikal bir dönüşümle, devrimci bir işçi sınıfı iktidarıyla ve bu iktidarın tüm dünyaya yayılmasıyla son verilebilir. Bilimin işlevi de bu çerçevede değerlendirilebilir.

Bilimsel üretim ile toplum, toplumsal düzen ve sınıflar mücadelesi arasında bu denli sıkı bir ilişki söz konusu iken, bilim insanlarını bu ilişkiden soyutlayarak değerlendiremeyiz. O halde bilim insanı, ürettiği, geliştirdiği, yarattığı herşeyden dolayı topluma karşı bir sorumluluk taşır. Atomu parçalayan bir bilim insanı, yaptığı işi sonuçlarından bağımsız olarak ele alamaz; bilimin kullanımını sınıfsal içeriğinden kopartamaz. Bilimsel üretim, ya kapitalistlerin ve emperyalist dünya egemenliğinin elinde bir baskı, tahrip ve kar aracına dönüşecektir, ya da işçi sınıfı iktidarı altında insanlığın ileriye doğru yürüyüşünün en önemli aracına... Buna çok çarpıcı ve aktüel bir örnek daha verilebilir. Son dönemde tüm dünyada panik yaratan "ebola" virüsü üzerine tartışmalar sürerken, Cumhuriyet gazetesinin 27 Mayıs 1995 tarihli "Bilim Teknik" ekinde bu konuda yayınlanan küçük bir haberin içinde, ABD'li "bilim adamları"nın çok daha evvelden bu virüs üzerinde "biyolojik silah" üretimi için çalıştıkları ifade ediliyordu. "Ebola" yeterince "çevik", yani hızlı yayılan bir virüs olmadığı için çalışmalardan vazgeçildiği de aynı haberde yer alıyordu. Bu virüsün özelliği, kandaki pıhtılaşmanın önüne geçerek, insanları kan kaybından, oldukça acılı ve yavaş yavaş öldürmesidir. Böylesi virüsler bulup biyolojik silahlar geliştiren ABD, bugün tüm dünyaya kendisini bir "barış taşıyıcısı" olarak göstermek ve böylelikle emperyalist çıkarları zedelenip de dünyanın herhangi bir bölgesine askeri müdahale gerçekleştirdiğinde kamuoyunun desteğini almak için yoğun bir ideolojik bombardıman yürütüyor. Biz ise, ABD emperyalizminin gerçek yüzünü küçük haberlerin küçük köşelerinden çıkartabiliyoruz. Ama burada çok daha önemli bir nokta var: o da, bilimin emperyalist çıkarların hizmetine ne kadar şerefsizce sokulduğudur!..

Bilim ve bilim insanları için hal böyleyken, bilimin üretildiği (ya da üretilmesi gereken) başlıca kurum olan üniversite için de elbette bundan farklı olamaz. Yani, üniversiteler de sınıflardan ve sınıf mücadelesinden bağımsız değildirler; mevcut düzenin maddi ve ideolojik yeniden üretim sürecinde belli bir öneme ve yere sahiptirler. Üniversite, içinde bulunduğu toplumsal sitemden bağımsızlaşamaz; düzen içinde bağımsız bir adacık oluşturamaz; mevcut sınıfsal egemenlik ve üretim ilişkilerine, sosyo-ekonomik yapılanmaya sıkı sıkıya bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, toplumdaki egemen sınıfın ve onun belirlediği üretim ilişkilerinin dışına tek başına çıkamaz. "Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda entellektüel üretim araçlarını da elinde bulundurur." (K. Marx) Bu anlamda, "çağdaş üniversite", çağımızın üniversitesi, burjuva üniversitesidir; istediği kadar "demokratik" olsun, burjuva demokrasisinin dışında bir demokrasiyle belirlenemez; istediği kadar "özerk" olsun, bu "özerklik" burjuvazinin elinde bulunan ipin belli ölçülerde gevşetilmesinden öte anlam taşımaz; üniversitenin "girdi"sini ve "çıktı"sını, sınıfsal konumunu, sermayenin iktidarı ve mevcut üretim ilişkileri belirler.

Bilimin ve üniversitenin, insanlığın çıkarlarıyla uyumlu hale gelebilmeleri, burjuvazinin kar, rekabet, sermaye çıkarlarının, kapitalist düzenin maddi ve ideolojik yeniden üretim ilişkilerinin dışına çıkabilmeleriyle mümkündür. Bunun anlamı, burjuva iktidarının ve üniversitesinin alaşağı edilmesi, yerine emekçilerin Özgür Üniversite'sinin inşa edilmesidir. Dolayısıyla, sorun bir iktidar sorunudur.

e) Demokrasi, Özgürlük ve Özgür Üniversite
"Demokrasi her zaman için sınıf diktatörlüğünün bir biçimi olmuştur. Bundan öte bir anlam ifade etmemiştir: bazı kesimler için bir diktatörlük olan şey, onları baskı altında tutan sınıf ya da kesimler için demokrasidir." (N. Moreno) Bizler, "demokrasi"yi sınıf sıfatsız kullanmayız; Antik Yunan'daki "demokrasi"nin sadece "yurttaş" sayılan küçük bir azınlık için geçerli olduğunu ve yüzbinlerce kölenin sırtında yükseldiğini hiç aklımızdan çıkarmayız. "Özgürlükler"in de aynı biçimde sınıfsal içeriğinin olduğunu, sınıflardan bağımsız, soyut ya da bireysel bir tarzda ele alınamayacağını biliriz. Bu konuda, sorunu en açık biçimiyle ortaya koyması açısından yeni fakat uzun bir alıntıya başvurmak yararlı olacaktır:
"(Burjuva ideologlarının kendilerine temel aldıkları demokratik özgürlükler, esas olarak) serbest rekabetçi kapitalizm döneminde kalan burjuva demokrasisinin özgürlükleridir. Bu, esas olarak, burjuvazinin tanımladığı şekliyle, üretim araçlarının özel mülkiyetine saygı temelinde bir dizi hak ve yükümlülüğü olan bireylerin, ürün satıcılarının oluşturduğu bir toplumda egemen olan sistemdir. Tüm bunlardan, basın özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, propaganda yapma ve politik olarak örgütlenme hakkı anlaşılıyordu.

Marksizm, durmadan özgürlüğün bu tanımını sorgulamıştır. Pratikte bunun sadece, yayınların, gazetelerin, toplantı yapılacak binaların, propaganda araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran, ve böylelikle, politik hedefler doğrultusunda parti örgütleme şansına sahip tek kesim olan burjuvazi için mevcut olduğuna işaret edilmiştir. Sonuçta bunlar, sadece köle sahiplerine özgürlük sağlayan antik demokraside olduğu gibi, zenginlerin özgürlükleridir. Bu durum, günde 8 saat çalışmama 'özgürlüğü'ne sahip olmayan, Pazar günleri dinlenmesine 'izin verilen' ama haftanın diğer günlerinde çalışmak zorunda olan, herhangi bir kanuni engel bulunmamasına rağmen çocuklarını üniversiteye gönderemeyen her işçinin sezgisel bilgi birikiminin bir parçasıdır. Bu, bir meslek sahibi olmasına rağmen 'serbest' çalışamayan ve doymak için 'maaşlı' olmak zorunda kalan herhangi bir orta sınıf mensubu tarafından da kavranılabilir. Bu, kendisine bir kariyer 'seçen', ancak hiçbir üniversitede yer bulamayan bir öğrenci tarafından anlaşılabilir. Son olarak bu, istediği halde iş bulamayan işsiz işçiler tarafından açıkça anlaşılabilir.

Buradan hareketle, burjuva ideolojisinin bu konudaki Marksist eleştirisi tek bir cümleyle özetlenmiştir: 'işçilere verilen gerçek özgürlük, açlıktan ölme özgürlüğüdür.' Marksizm burada durmaz. Bu konu üzerine, teorik anlamda tek doğru açıklamayı getirir. Burjuva ideolojisi toplumun bireylerden oluştuğunu ifade ederken, Marksistler için o esas olarak sınıflardan oluşmuştur. Bu, bireylerin varlığını yadsımak için değil, fakat onları sınıflı toplum içerisinde ait oldukları yere oturtmak içindir. Bireyler, toplumda sınıfsal konumlarıyla varolurlar; onlara sınıflar aracılık eder. Herkes aynı olanaklara sahip değildir; birinin proleter diğerinin burjuva olması, özgürlük ve gelişim açısından farklı potansiyelleri getirir.

Bu nedenle, burjuva ideologları verili bir toplumda bireyler için varolan özgürlük derecesini tartışırken, Marksistler toplum içerisinde işçi sınıfının elde etmiş olduğu özgürlüklerin derecesini sorgulayarak işe başlarlar." (N. Moreno) Özgürlük ve demokrasi meselesini bu biçimde ortaya koyduktan sonra, Özgür Üniversite'yi tartışmak daha da kolaylaşmaktadır.

İnsanlığın özgürleşmesi demek, insanın insan tarafından sömürülmesinin, ezilmesinin koşullarının ortadan kalkması, yani tüm dünya ölçeğinde sınırsız, sınıfsız bir topluma, komünizme ulaşılması demektir. Bu, bir baskı aygıtı olarak kapitalist devletin ortadan kaldırılmasını zorunlu kılar; ancak, özgürleşme için salt bu yeterli değildir. Sömürücü sınıfları ve sömürü koşullarını bir bütün olarak ortadan kaldırmak, sınıflı toplumların tüm alışkanlıklarından kurtulmak, doğal kaynakların rasyonel kullanımını sağlayacak yeni bir teknoloji ve üretim anlayışını ve düzeyini oturtmak gibi zorunlu gelişmeler kaydedilmelidir. Bu, alaşağı edilen kapitalist devlet ve onun kurumları yerine, kendi kendini sönümlendirecek yeni tipte bir devletin ve kurumların inşasıyla, ve belli bir süreç içinde gerçekleşebilir. Böylesi bir devlet, ancak egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın devleti olabilir. Çünkü, kapitalist toplumdaki tek devrimci sınıf işçi sınıfıdır; diğer bütün sınıf ve tabakalar (büyük, orta ve küçük burjuvazi, köylülük) ellerindeki mülkü korumak refleksiyle hareket ederken, proletaryanın koruyacak bir mülkü yoktur; üretim alanlarındaki yoğunluğu ve üretimden gelen dev gücüyle tüm bir toplumu değiştirmeye, emeğin sömürüsüne dayanan tüm mülkiyet biçimlerini yıkmaya ve sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünyayı yaratmaya muktedir örgütlülük ve güce ulaşabilecek tek sınıftır. İşte bu yüzden, "Özgürlük Üşçilerle Gelecek" diyoruz.

Zora, baskıya ve aldatmacaya dayalı kapitalist devletin adım adım reforme edilmesi, bir dizi nedenden dolayı, mümkün değildir; tüm sömürücü sınıflar, örgütlenmiş proletaryanın yine zora dayalı müdahalesi sonucunda baskı altına alınmak, ekonomik ve politik olarak mülksüzleştirilmek zorundadır. Bunun adı, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka birşey değildir. Proletaryanın devrimci iktidarı, tek bir ülkeden başlayarak dünya ölçeğinde genişlediği ölçüde, sömürücü sınıfların ve karşıdevrimin direnci de aynı oranda zayıflayacak; ve insanın insan tarafından sömürülme koşulları ortadan kalkmaya başladıkça, baskıya ve zora dayalı bütün kurumlar da adım adım ortadan kalkacaktır. Tüm bu süreç boyunca, "demokrasi" ve "özgürlükler" işçilere, emekçilere, onların örgütlülüklerine, kısacası kapitalist toplumda ezilen çoğunluğu oluşturanlara ait olacaktır; bunun anlamı, insanlığın ileriye doğru yürüyüşüne hizmet edecek olan proleter demokrasisi, devrimin ilerlemesinin önünü açacak özgürlüklerdir. Yine bu süreç boyunca, bütün kurum ve kurallar göreli, değişken ve çelişik bir nitelik taşıyacaktır; sınıfsız topluma doğru sürekli bir devinim, kurum ve kuralların da devinimini ve değişimini zorunlu kılacaktır. Bir gün ilerici olan bir kurum ya da kural, bir sonraki gün gelişmenin önünde bir engel haline gelebilecek ve yıkılarak yerine yeni ihtiyaçlara yanıt verebilecek olan yeni kurum ya da kurallar oluşturulacaktır. İşte bu yüzden "Zafere Kadar Sürekli Devrim" diyoruz. Tüm eğitim kurumları gibi üniversiteler de bu sürekli değişim ve dönüşüme maruz kalacaktır.

Üniversiteler bugün için, bilimsel faaliyette bulunma olanağını toplumun belli bir kesimine tanıyan ayrıcalıklı kurumlardır; ve uzun bir süre de öyle kalacaktır. İnsanlığın en önemli görevi, bilimsel faaliyeti toplumsallaştırmaktır; bu, üniversitelerin ayrıcalıklı birer kurum olarak varlığına son vermek, tüm toplumu "üniversiteleştirmek" demektir. İşte emekçilerin Özgür Üniversite'si, belirli bir yönetmeliğe ve kurallar bütününe sahip sabit bir kurum değil; tek bir ülkede iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesinden başlayarak tüm dünyada devletsiz, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun kurulmasına kadar sürecek olan devrimin üniversitesidir. Ve o andan itibaren, tüm ayrıcalıklı kurumlar gibi üniversitelerin de varlığı son bulacak, bilimsel faaliyet toplumun ayrıcalıklı bir kesimi tarafından değil, isteyen herkes tarafından gerçekleştirilebilecektir. İşte işçi sınıfının iktidarı altında üniversiteler, yani emekçilerin Özgür Üniversiteleri, bütün toplumu koskoca bir üniversiteye dönüştürecek olan zemini hazırlamak, sınıfsız toplumun ihtiyaç duyduğu teknolojik alt-yapıyı yaratmak, ayrıcalıklı kurumlar olarak bizzat kendi varlıklarını sönümlendirmek için birer araç olacaktır. Bu anlamda, biz burjuvaların "demokrasi"siyle, ya da onlardan alacağımız "özerklik"le "idare etmek" istemiyoruz; biz kırıntı değil dünyayı istiyoruz; hedefimiz "özerk-demokratik üniversite" değil, bizi sınıfsız topluma götürmenin bir aracı olarak, emekçilerin Özgür Üniversite'sidir. Kısacası hedefimiz, emekçilerin iktidarı altında, emekçilerin iktidarı için, dolayısıyla insanlığın ileri doğru yürüyüşü için çalışacak ve ayrıcalıklı bir kurum olarak kendi varlığına son verecek devrimci bir üniversitedir. Bu hedefe varmanın ilk adımı, emekçi iktidarı altında üretim süreci ile eğitimin birleştirilmesi, yani "politeknik eğitim"in yaşama geçirilmesi olacaktır. "Politeknik eğitim" üretim sürecinin bütünü üzerinde bir düşünsel denetimin sağlanması, bu sürecin kavranması, yaratıcılığın geliştirilmesi, üretim sürecine ve topluma yabancılaşmanın adım adım ortadan kaldırılması demektir. "Politeknik eğitim" bütün temel bilimlerin, yaşamdaki karşılıklarıyla, ezberciliğin dışında kavratılması demektir. Kısacası, "politeknik eğitim", üretim ile eğitimin birleştiği ve öğrenenler ile üretenler ayrımının ortadan kalktığı devrimci eğitim sisteminin ilk adımıdır.

f) TC'nin "eğitim" sistemi ve üniversiteler
TC'nin "eğitim" sistemi, tabiri caiz ise bir "terbiye", bir "ehlileştirme", bir "tek-tipleştirme" sistemidir; ve bunun üzerine bir kitap yazmak mümkündür. Burada sadece ana başlıklar ve temel tezler üzerinde durmak gerekiyor. Esas olarak, TC "eğitim" sistemi bir "resmi ideoloji" ve bunu besleyen bir "resmi tarih" üzerine kuruludur. Söz konusu resmi ideolojinin bileşenleri, şovenizm, anti-komünizm, ve devlet/sermaye denetiminde bir dindir. Bunu besleyen resmi tarih ise, çarpıtmalar, yok saymalar, ve yoktan varetmeler ile oluşturulmuştur. Buna göre, Orta Asya bozkırlarından gelen Türk kavimleri 1071'de Anadolu'ya girmiş, gittikleri her yere adalet ve dürüstlük üzerine temellenen bir toplumsal yapı taşımıştır; ama sadece bu kadar değil; Güneş dil "teori"siyle, Hititlilerden Mısıra kadar medeniyeti Türkler başlatmıştır. Türkler öylesine asil ve adil bir millettir ki, sefere çıkan Osmanlı orduları, geçtikleri yollarda meyva koparttıkları dallara para asmıştır; herkes hain ve zalim, Türkler genetik olarak merttir. Bu noktada tek bir açıklama yapılabilir: Türklerin tarihi, Cüneyt Arkın filmlerinin tarihidir.

Bu tarihte, çeşitli milliyetlerin baskı altına alınması, dökülen kanlardan elde edilen savaş ganimetleri, devletin resmi dini Sünniliğe karşı çıkan Alevilere yönelik katliamlar, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan... yer almaz. Bu tarihte, Mustafa Kemal yedi düvele karşı savaşmış ve muzaffer olmuş "ulu önder"dir; bu tarihte, Karadeniz'de boğdurtulan Mustafa Suphi ve yoldaşları, 1917'de Lenin'e Nobel Barış Ödülü verilmesi için ayaklanan Darülfünun talebeleri, Anadolunun çeşitli bölgelerinde "Yaşasın Şuralar (sovyetler)" sloganlarıyla telgrafhaneleri işgal eden emekçi kitleler yoktur. Bu tarihte, Doğu Halkları Kurultayı'na, Mustafa Kemal'in kurdurttuğu sahte "TKP"ye, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'na, Anadolu'nun her yerinde işgalcilere karşı direniş örgütleyen "Bolşevik" lakaplı savaşçılara rastlanmaz. Bu tarihte Nazım yoktur; edebiyat kitapları "lale devri"ni yazar da, şiirleri her dile çevrilmiş Nazım'ı yazmaz. Bu tarih dışında tarih yazılamaz; devlet, 1938'de Dersim'de uygulanan ulusal katliamı, "33 Kurşun"u yazanları zindana taşır. Bu tarihte Deniz Gezmiş ve arkadaşları yoktur; onları darağacına gönderen eli kanlı generallere düzülen methiyeler vardır. Bu tarih "Tanrı dağı kadar Türktür." Bu tarihe, diğer bir deyişle, resmi tarihe göre, tarih Türklerle başlamıştır, Türklerle sürmektedir, ve Türklerle bitecektir; bir Türk cihana bedeldir...

Evet; TC eğitim sistemi böylesi bir resmi tarihin üzerine kurulan şoven bir ideolojiyle belirlenmektedir; resmi ideolojinin dışına taşanlar ise, "demokratik" kurum ve kurallar çerçevesinde gerekli "yaptırım"lara maruz kalırlar. "Neden resmi ideoloji deniyor? Türkiye'de neden resmi ideoloji geçerli? Neden doğrudan egemen ideoloji, hakim ideoloji denmiyor da resmi ideoloji deniyor? İzin verirseniz, kısaca şunları söyleyebiliriz. Bir egemen sınıf tarih sahnesine çıkıp egemenlik kurarken, bunu salt baskıya, çıplak zora dayandırmaz. Aksi halde, bu 'sürekli savaş' durumudur. Dolayısıyla, asıl egemenliği sağlayan, 'ideolojik' olandır. Ama, ideolojik hegemonyanın da koşulları vardır. Kitlelerin bilincinde kalıcı bir yanılsama yaratmanın da koşulları vardır. Demek ki, ilk defa tarih sahnesine çıkan yeni bir egemen sınıf kendi sınıfsal çıkarlarını gerçekleştirirken, toplumun ikincil sınıflarına, emekçi kesimlere, doğrudan üreticilere de bir şeyler vermesi gerekir. Onların konumlarında bir önceki duruma göre bir 'iyileşme' yaratması, en azından bir iyileşme olacağı 'umudu' yaratması gerekir. Eğer bunu başarabilirse, o zaman gerçekten ideolojik hegemonya kurması mümkündür. Mesela, Batı'da burjuva sınıfı bunu başarmıştır. Kitlelerin bilincinde köklü bir yanılsama yaratmış ve ideolojik hegemonya kurmayı başarmıştır.

Türkiye'de veya benzer durumdaki ülkelerde bu mümkün olmuyor. O zaman 'yapay' olarak bir ideoloji oluşturma 'zorunluluğu' ortaya çıkıyor. Bu tür 'yapay' bir ideolojinin 'inandırıcılığı' olamayacağına göre, 'resmi doğrular' üretiliyor ve bu resmi doğrular, yasalarla, mahkemeler, polis, jandarma, asker aracılığıyla, yani zorla korunuyor. Tabii, 'resmi gerçeğe', 'resmi tarihe', özetle resmi ideolojiye ters düşen bizim gibi adamlar cezalandırılıyor. Bu yüzden, Türkiye'de her zaman düşünce açıklamak 'suç' sayılmış ve cezalandırılmıştır. Aslında, kamuoyunda tartışma saptırılıyor... Söz konusu olan, düşünce suçu değildir. Yurttaşlık sorunudur. Memleketin sahipleri var, ve onlar ötekileri 'yurttaş' saymıyor. Dolayısıyla, ortada görülen kurumlar, parlamento, siyasi partiler, mahkemeler vb. sadece birer 'biçim'dirler, içi boş kabukturlar. Bir adam düşünün ki ülkenin sorunları hakkında görüş açıklaması yasaklanıyor. Bu adam, isterse her dört-beş yılda oy kullansın, yurttaş olduğunu söyleyebilir mi? Sorunun bu boyutu üzerinde durmak gerekir.

Resmi ideolojinin geçerli olduğu bir toplum, tartışmanın yasak olduğu bir toplumdur. Böyle bir toplum önünü göremez, yolunu bulamaz, sonuçta çürüyüp yıkılmaya mahkumdur..." (F. Başkaya) TC'nin "eğitim" sistemi şovendir. Anadolu topraklarındaki çeşitli ulusal bileşenlerin asimilasyonu, bunların "Türkleştirilmesi" hedeflenerek "yaratılmış"tır. TC'nin eğitim sistemi gericiliği beslemektedir. Zorunlu din dersleriyle başlayan zincir, kuran kursları, tarikatlara ait vakıf yurtları ve bursları ile tamamlanır. Devlet örgütlenmesinin her düzeyinde rastlanan şeriatçı, faşist örgütlenme, özellikle "milli eğitim"de iyice yoğunlaşmıştır. İlk ve orta öğrenim sürecinde, "dayak" kurumsallaşmıştır; liseli kardeşlerimiz, "milli eğitim"deki şeriatçı ve faşist örgütlenmenin sonuçlarını her gün tekrar tekrar yaşamaktalar. "Eğitim" sisteminde, tek tip elbiseden tek tip davranış yaratmaya kadar varan hedef, disiplin ve kıyafet yönetmeliklerinde cisimleşmiştir. Bunların bittiği yerde jop başlar, gözaltı/işkence başlar, zindan başlar... TC eğitim sisteminde, sopa ve resmi ideoloji bütünleşmiştir. Çürümektedir...

Üniversiteler de bu durumdan bağımsız değerlendirilemez. Sözü bir kez daha Fikret Hocaya bırakalım: "Türkiye'de zaten gerçek anlamda üniversite yok. Tabii, buradan giderek üniversiteyi yücelttiğim anlamı çıkartılmamalı. Elbette üniversite (sosyal bilim dalları) düzenin yeniden 'üretilmesinin' bir aracıdır. Ama çelişik olarak, ilerici, demokratik unsurları da bünyesinde barındırabilir. Zira, hiçbir kurum sınıf mücadelesinin dışında değildir. Özellikle 1980 sonrasında ve YÖK'ten sonra, artık üniversiteye yakışır bir tek kırıntı bile sözkonusu değil. 'Üniversiter' kurumlar, mahalli polis örgütünün bir uzantısı gibi çalışıyor. Eğitim kurumlarından çok, 'disiplin' kurumu niteliği taşıyorlar. Bilimsel kaygılar asla söz konusu değil. Bu koşullarda, eğer bir şey yapılabilirse, bu ancak üniversite dışında mümkün olabilir. Bugün üniversite, gerçekten bilimsel kaygısı olanları barındırmıyor. Gençlerin kafasına 'aşınmış', 'saçma' bir resmi ideolojiyi şırınga etmeye yarıyor... Tabii bir de, işsizliği dört-beş yıl ertelemeye yarıyor..."

Fikret Hoca'nın söylediklerine ekleyeceklerimiz var; üniversiteler artık iyice birer ticari işletme görünümünü almış durumdadır. Üniversitede, atılan her adım paralıdır. Emekçilerin maaşları yerinde sayarken, yurt ve yemek ücretleri, har(a)çlar, kitap ve ulaşım giderleri her sene ikiye, üçe katlanmaktadır. Bir bütün olarak üniversitelerin özelleştirilmesi süreci başlamıştır. Zaten giderek aşınmış olan bilimsel üretim ve eğitim işlevi, artık yerini tamamen ticari bir işleve terketmiştir. Vergilerle toplananlar yetmemektedir; fazlasını alabilmek için, mevcut anayasa bile yok sayılmakta, anayasayla garanti altına alınmış olan parasız eğitim hakkı dahi ticari bir faaliyete kurban edilmektedir.

Savunma...

1. Bölüm | Soruşturmalar, Soruşturmacılar, Soruşturulanlar...

2. Bölüm | Üniversite, Bilim, Eğitim...

3. Bölüm | ODTÜ Geleneği, Yakın Dönem ve Mevcut Durum...

SAVUNMA...

4. Bölüm Gorbaçov Olayları Ve Sonrası...

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular