![]() |
karşıYuvar
|
![]() |
|||||||||||||||||
Picasso ile kendini kıyaslayan bir diktatörün, bilimin üretildiği bir alan olan üniversiteler söz konusu olduğunda kendini Einstein ile kıyaslaması kaçınılmazdır; onun onayından geçen bir disiplin yönetmeliğinin ise ne menem bir kıyaslamayla hazırlandığını başta ODTÜ yönetiminin ve siz "soruşturmacı" öğretim üyelerinin düşünmesi icap eder!.. Nihayetinde, mevcut disiplin yönetmeliğinin de, cuntacıların da yerinin Marmaris çöplüğü olması gerektiği kanısındayım. Oysa, ODTÜ yönetimi açısından bu yönetmelik sık sık başvurulan bir metin olma özelliğini sürdürmektedir; ve "soruşturmacı"lar açısından da bu yönetmeliğin rahatsızlık verici bir yanının olmaması, bilimsel olma iddiasındaki kurum ve şahıslar anlamında, ODTÜ'nün ve siz "soruşturmacı"ların öne sürdüğü bu "bilimsellik" iddiasının geçerliliğini bütünüyle ortadan kaldırmaktadır. Kısacası, üniversitemizde açılan disiplin soruşturmaları, bir cunta anayasasının üniversiter alana yansımasıdır; köhnemiş kafalarca hazırlanmış bir yönetmeliği temel almaktadır. Özellikle, öğrencilerin ülke siyaseti üzerinde herhangi bir tavır belirleme girişimlerinin önüne geçmeyi, hatta kendi yaşam alanları olan kampüslerde ya da tek tek fakültelerde, yine kendi yaşamlarını ilgilendiren sorunlara müdahale etme hakkından yoksun bırakmayı hedeflemektedir. O halde buradan hareketle, bizim görüşlerimizin, üniversitede herhangi bir disipline, kurallar bütününe topyekun karşı çıktığı söylenebilir mi? Elbette hayır!.. Özgürlük zorunlulukların kavranmasıdır; bir şahıs susuzluğunu gidermek istediğinde, temiz su dururken lağıma başvuruyorsa bunun adı özgürlükten ziyade delilik olabilir. Aynı şekilde, kampüsümüzde özgürlük adına, örneğin, bilgisayar kırmaya kimsenin hakkı olmamalıdır; üstelik buna benzer bir davranışa, bireysel bir delilik olmanın ötesinde, başkalarının da paylaşmak durumunda olduğu araçlara yöneldiği için çok daha ciddi bir biçimde karşı çıkılmalıdır. Üniversiteler, öğretim elemanlarından öğrencilerine kadar (ki buna üniversitede çalışan emekçileri de katmanın zorunlu olduğunu düşünüyorum) tek tek bireyler açısından bilimsel eğitim alma, kendini geliştirme ve bilimsel ilerlemeye katkıda bulunma mekanları olarak algılandığında ve burada toplumsal bir yaşam sürdüğü düşünüldüğünde, üniversitelerde uyulması gereken bir kurallar bütünü olmak zorundadır. Bu kurallar bütünü, hiçbir zaman evrensel ilkeler biçiminde belirlenemez; toplumlar ve dolayısıyla üniversiteler sürekli bir değişim ve dönüşüm sürecini yaşamaktadırlar; o halde sözünü ettiğimiz kurallar bütünü de toplumsal yapının niteliğine göre belirlenmeli, yani toplumsal değişim süreci içinde göreli ve değişken bir nitelik taşımalıdır. Evrensel bir ilke belirlemek gerekiyorsa, üniversitede yaşayan herhangi bir bireyin/grubun bir diğeri tarafından suçlanması ve yargılanması, orada yaşayan herkese açık bir biçimde gerçekleşmeli ve eğer bir karar vermek gerekiyorsa bunu yine orada yaşayanlar yapmalıdır. Örneğin, mevcut disiplin yönetmeliğinin mantığı gereği, ODTÜ arazisinin ağaçlık alanında bulunan kiraz ve vişne ağaçlarından meyva toplayan bir öğrenci yakalandığı takdirde disiplin kuruluna sevk edilmek durumundadır; bu öğrencinin, eğer sadistçe ağaçları tahrip etmek gibi bir niyeti yoksa, meyva yemek gibi bir niyeti olduğu kolayca anlaşılabilir. Büyük ihtimalle de, parası yeterli olmadığı için belli bir mesafe katederek bu meyvaları toplamıştır. Eğer parası olsa, birkaç kiraz için o kadar yolu gitme gereği duymadan marketin manav kısmından alabilir ve bir disiplin soruşturmasının muhatabı olmazdı. Öte yandan, böylesi bir disiplin soruşturmasının, kampüste yaşayanlara açık bir biçimde yapılması halinde, hiç kimse birkaç kiraz yedi diye bir öğrenciye disiplin cezası vermeyi savunmazdı. İşin diğer bir yanı ise, öğrencilere yasak olan ağaçlık alanın, gözaltına almak istedikleri öğrenciye pusu kurmak isteyen jandarmalara alabildiğine açık olmasıdır. Ya da, üniversite yönetimi, kendi tasarrufu dahilinde ağaç kesimi yapabilir ve kestiği ağaçları muhtelif inşaat şirketlerine satabilir. Kampüste yaşayan öğrencilerin ve emekçilerin tüm bunlar üzerinde bir denetimi yoktur. Eğer böylesi bir denetim olsaydı, ağaçları tahrip etmediği sürece hiç kimse meyva topladığı için suçlanmaz, zaten üniversitede yeri olmayan jandarma ormanın içinde, yoldan geçenlerin üzerine atlayıp gözaltına almak üzere pusu kuramaz, ya da bir avuç para için ağaçlar inşaat şirketlerine satılamazdı. Üniversite yaşamının her alanında öğrenci - öğretim elemanı - emekçi denetimi sağlandığı ölçüde, üniversitedeki toplumsal yaşamın kollektif tarzda yürütülmesine darbe vuracak, ya da bilimsel faaliyeti ve gelişmeyi engelleyecek tavırlara karşı önlem almak çok daha kolaylaşacaktır. Üniversitenin tüm bileşenlerinin gözünde "suç", kollektif yaşama ve bilimsel faaliyetlere karşı işlenen fiillerle özdeşleşecektir. Bunun mevcut kapitalist sistem altında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise ayrı bir sorundur. İnsanların parası kadar okuduğu, tüm toplumsal ilişkilerin sömürü-kar-rekabet üzerine kurulduğu, kısacası toplumun tüm bileşenlerinin "altta kalanın canı çıksın" felsefesiyle hareket ettiği bir toplumsal düzen içinde böylesi adacıkların kurulamayacağı üzerine herhangi bir kuşku duyulamaz. Buna ileride tekrar döneceğim.
Öte yandan, mevcut disiplin yönetmeliği, bu düzen içinde bile, olabileceklerin en gericilerinden biridir. İki yetişkin öğrencinin birbiriyle olan duygusal ilişkilerine müdahale eder; öğrencilerin okuyacakları ve okumayacakları kitapları belirler; bazı türkü ve marşlar yurtlar bölgesinde ıslıkla ya da sözlü olarak söylenemez; yurt yöneticileri "sakıncalı" gördükleri öğrencileri herhangi bir gerekçe göstermeden yurtlardan çıkarma hakkına sahiptirler, ve bunu yaparken herhangi bir kritere dayanmak zorunda değildirler... Evet; ülkemizin en "güzide" öğrenim kurumlarından biri olarak tanıtılan ODTÜ, insanların düşüncelerine ve sevdalarına kelepçe vuran bir yönetmelikle yönetilmektedir. Bu bir kışla yönetmeliğidir. Eğitim sisteminin itaatkar, onursuzlaştırılmış ve sünepeleştirilmiş tek-tip insan yetiştirme hedefinin cisimleştiği halkalardan biridir. Ya boyun eğilecek, biz öğrencilere sunulan deli gömleği giyilecek, ya da bu diyardan gidilecektir. Çünkü, sermaye düzeninin uysal kölelere ihtiyacı vardır. Sermayedarlar lüks yaşamlarını sürdürürken, onlar için çalışan ve ne için, kimin için çalıştığını sorgulamayan, posası çıktıktan sonra da bir kenara atılacak olan tek-tipleştirilmiş, beyinleri burjuva ideolojisinin bombardımanıyla iğdiş edilmiş hizmetkarlar olmalıdır bunlar. Sermayedarların karşı çıkışlara tahammülleri yoktur; düzene çomak sokanların kulakları çekilir; bir adım sonra disiplin cezaları gibi yaptırımlar ya da işkencehaneler onları beklemektedir; ve cezaevleri, gözaltında kayıplar, faili belli cinayetler...
b) Disiplin soruşturmalarında çifte standart, soruşturmacıların durumu Üniversite yönetiminin mevcut disiplin yönetmeliğini uygulayış biçimi ise çok daha tuhaftır. Örneğin, disiplin yönetmeliğine göre, yurtlar bölgesinde öğrencilerin yurt kimliğini yakalarına takarak dolaşmaları gerekmektedir. Ama, binlerce yurt öğrencisinin bir teki bile bu kurala uymamaktadır. Normal olarak üniversite yönetimi buna ilişkin bir tutum almalı ve derhal yolda yakaladığı öğrenciler hakkında gerekli işlemleri yapmalıdır. Aksi halde, görevlerini yerine getirmedikleri rahatlıkla söylenebilir. İşin aslı, yurt öğrencilerinin bu saçma sapan yönetmelik maddesini fiilen çöpe atmış olmalarıyla açıklanabilir. Yine mevcut disiplin yönetmeliğinde alkolle ilgili kesin hükümler bulunmaktadır; okulda alkol almak, sarhoş dolaşmak, vb. yasaktır. Oysa üniversite yönetiminin bu sene "hizmete sokmuş" olduğu ticaret merkezindeki dükkanlardan biri bir tekel bayiine kiralanmıştır; burada aylardır her türlü alkollü içki satılmakta, bu içkiler okulda tüketilmekte, temizlik işçileri şarap şişelerini heykellerin tepesi de dahil olmak üzere kampüsün muhtelif yerlerinden toplamaktadır. Elbette, yöneticilerimizin bu dükkan kiralama ve alkol sattırma işine yasal bir kılıf bulduklarına şüphe yoktur; vakıf vasıtasıyla kiralanan dükkanlar birdenbire üniversite yönetiminin sorumluluğundan çıkar; yönetimimiz saf ve temiz kalır!.. Görüldüğü üzere devlet memurluğu bazı konularda askıya alınabilir; bazı "görev"ler ihmal edilebilir, bazıları da kılıfına uydurulur. Öğretim üyelerimizin ise bir alışkanlığı vardır; zaman zaman, özellikle de maaşları yetmemeye başladığında ya da şeriatçılar güç gösterisine kalkıştıklarında cübbelerini giyerler, Mustafa Kemal'in kabristanına ziyarette bulunur, orada biraz dolandıktan sonra okula geri dönerler. Bu esnada fiilen ders boykotu yürütmüş olurlar; yönetmeliklere göre haklarında soruşturma açılması gerekir; ne var ki, böylesi soruşturmalar açılmaz. Ama onlar gittikleri ziyaretten geri döndüklerinde oturup öğrenci eylemlerine katılanlar hakkında soruşturma hazırlayabilirler. Yukarıda sıralanan çeşitli örneklerdeki çifte standart bir yana, işin rasyonalitesi açısından değerlendirme yapıldığında da ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Öğrenim yaşamım boyunca onlarca disiplin soruşturmasına muhatap kaldım. Bunların tümü siyasi içerik taşıyan soruşturmalardı; çeşitli olaylara ilişkin olarak aldığım siyasi tavırların birer sonucuydu. Ve öğretim elemanlarının sadece bana yönelik olarak açılan disiplin soruşturmalarında, en az bir kitap çevirebilecek kadar zaman harcadıklarına tanık oldum; üstelik soruşturma yapmayı reddetme hakları olduğu halde... Bu soruşturmaların hiçbiri "saf" anlamıyla bilimin ilgi alanına girmiyordu; siyasi nitelik taşıyorlardı; ama öğretim elemanları, devlet memuru olmanın gereğini yerine getirerek bu soruşturmaları yürüttüler. "Demokrasi"ye ve "özgürlük"lere inanan, "onlara kalsa" böylesi soruşturmaları anlamsız ve "anti-demokratik" bulan, ama yine de "görev gereği" soruşturma yapan devlet memurları... Bu noktada çok açık bir ikilemle karşılaşıyoruz: devlet memuru mu, bilim insanı mı? Bu sorunun yanıtını, tanımaktan ve aynı görüşleri paylaşmaktan gurur duyduğum gerçek bir bilim insanına bırakıyorum: "yasalara uymak bilime ihanettir" diyor Fikret Başkaya. Bir Fransız atasözünden yola çıkarak, "bilip de söylemeyen suçludur" diyor; ve devam ediyor: "...entellektüelin misyonu, gerçeğin çarpıtılmış biçimiyle savaşmaktır. Gerçeğin saptırılmış (ideolojik) bir versiyonunu topluma kabul ettirmeye çalışan devletin ve bu işleve koşulmuş 'aydınlar'ın, 'aldatıcılar'ın ipliğini pazara çıkarmaktır. Açıklıktan yana olmayan, gerçeğin ortaya çıkmasından zarar görecek olan sınıflara karşı gerçeği savunan, tek kelimeyle gerçeğin ortaya çıkmasından yana tavır koyan kişidir."
Evet! Marx'ın deyişiyle, "kustukları çamurla bütün bilimlerin üstünü berbat eden macun beyinli, burjuva lafazanları"ndan başka birşey olamayan, ama kendine "bilim adamı" sıfatını yakıştıranlardan değil Başkaya. İşte bu yüzden, bilimin ulaştığı boyuttan, sınıflar arası uzlaşmaz çelişkilerden kaçmıyor; gerçeklere sarılıyor; tavrını ezilenlerden yana belirliyor. İşte bu yüzden, resmi üniversitelerde ders veremiyor; bilimsel üretimini, herşeye rağmen onurunu koruyabilen bilim insanlarının üniversitesinde, cezaevinde sürdürüyor... (Bu metin kaleme alındığında, Fikret Hoca hala cezaevindeydi; geçtiğimiz Haziran ayında serbest bırakıldı) Fikret hocanın aktarmasına bir eklemede bulunursak, "demokrat"lık iddiasındaki bütün üniversite bileşenlerine şunu söyleyebiliriz: "Bilip de söylemeyen suçludur; söyleyip de yapmayan ise sahtekardır!" Tüm üniversitelerde yaşanan süreç, öğretim elemanlarının DGM savcılarına dönüştürülme sürecidir. Öğretim elemanları bunu reddetmek zorundadırlar; bu, bilim insanı olmak ile devlet memuru olmak arasındaki bir tercih sorunudur. "Burjuvazi şimdiye kadar saygı gören kutsal ve erdemli sayılan bütün mesleklerin başını taçlandıran saygınlığı çekip almış, doktor, hukukçu, rahip, ozan ve bilim adamlarını kendi hizmetindeki ücretliler haline getirmiştir." (K. Marx - F. Engels) Evet; aslında bu açıdan baktığımızda tercih, burjuvazinin boyunduruğunu taşımak ile taşımamak arasındadır...
Öte yandan, soruşturmaların temel mantığı üzerinde durmak gerekiyor. Okulumuzda açılan soruşturmaların hemen hemen tümü siyasi nitelik taşımaktadır. Bunların içinde en büyük bölümü, protesto gösterileri ya da hak alma eylemlilikleri oluşturmaktadır. Diğer bölümü ise, "güvenlik" görevlilerine mukavemet ve buna benzer "suç"lardır. Protesto gösterilerinin "izinsiz" olduğu gerekçe gösterilmektedir. Tüm bu olaylar ve bunlara ilişkin soruşturma konuları siyasi muhtevalıdır; okul yönetimi protesto gösterilerine ve diğer eylemliliklere ilişkin olarak açtığı soruşturmalarla bir taraf olduğunu açıkça ortaya koymaktadır; soruşturmacı hocalar açısından da durum farklı değildir. Böylesi siyasi soruşturmaları kabul etmekle, aynı zamanda siyasi bir taraf olma tercihinde bulunmaktadırlar. Örneğin, Gazi mahallesinde yaşanan katliama ilişkin olarak ODTÜ'de düzenlenen protesto gösterisinden dolayı, olayın içeriğini bir kenara bırakarak ve disiplin yönetmeliğine bakarak bir öğrenciyi soruşturmak ve cezalandırmak mümkün değildir. Gerçek bilim insanlarından beklenen, Gazi mahallesinde bizzat devletin resmi ve gayrı-resmi güçleri tarafından yürütülen katliama karşı çıkmaları, okul yönetiminin bu katliamı protesto eden öğrenciler hakkında açtığı disiplin soruşturmalarının aleti olmayı reddetmeleridir. Böylesi durumlarda, "görev", "devlet memurluğu", vb. biçimsel gerekçeler gösterilemez; "...Gericilik kaygan bir yamaçtır ki, adımını attın mı kendini aşağıda bulursun." (F. Engels) Mevcut düzen altında bile, olabileceklerin en gericilerinden biri olan üniversite disiplin yönetmeliğinden hareketle siyasi soruşturma yürütmek, bir bilim insanı açısından gericiliğin aleti olmaktan başka bir şey ifade etmez.
c) Soruşturmalar nasıl açılır? Soruşturulanlar kimlerdir? ODTÜ, geçmişten bugüne muhalif bir karakter taşımış, devrimcilerin, sosyalistlerin ciddi etkinlik sağladığı merkezlerden biri olmuştur. Emperyalizme, faşist çetelere ve düzenin zorbalığına karşı ulusal militan mücadele geleneğinin oluşmasında azımsanamayacak bir rolü olmuştur. Bugün açısından değerlendirildiğinde de, faşist ve şeriatçı çetelerin açık siyasi faaliyet yürütemedikleri tek üniversitedir; ODTÜ öğrencileri tarafından, ülke ve üniversite gündemini ilgilendiren her konuda aktif tavır alınmakta, kitlesel eylemlilikler düzenlenmektedir. Kentteki mitinglerde büyük ODTÜ kortejleri oluşturulmaktadır. Tüm bunlar, sermaye düzeninin uygulamalarına karşı çıkan bütün öğrencilerin mücadele örgütü, öğrenci birliği olarak tanımlanan ODTÜ OLUŞUMU'nca örgütlenmektedir. Rektörlük, Oluşum'u resmi olarak tanımasa da, zaman zaman temsilcileriyle görüşmelere oturmakta, çeşitli ödünler vermekte, dahası, ODTÜ Oluşumu'nun çıkardığı her bültene, her bildiriye, kendi çıkardığı bir bildiriyle karşılık vermektedir. Bu rektörlük bildirilerinde, Oluşum'dan "küçük bir grup öğrenci" olarak bahsedilmektedir; ama bu "küçük bir grup öğrenci"nin faaliyetlerinin neden bu denli büyük bir önemle takip edildiği, "küçük bir grup yönetici"nin, politikalarını neden bu "küçük grup"a endeksli olarak belirlediğinden söz edilmemektedir. İşte soruşturmalar, ODTÜ Oluşumu'nun yürüttüğü faaliyetlere katılan, bunlara önderlik eden arkadaşlarımızı hedef almaktadır. ODTÜ'de adı konmamış bir "ikili iktidar" durumu söz konusudur; ve rektörlük her türlü resmi iktidar olanağına sahipken, ODTÜ Oluşumu, devrimci öğrencilerin özverili çalışmaları ve maddi katkılarıyla ayakta kalmakta ve mücadele yürütmektedir. Kanımca, yürüttüğü faaliyetlerle, düzenin baskı ve soygun politikalarına karşı koyuşuyla, mücadelesiyle ODTÜ Oluşumu, öğrencilerin gözünde öğrenci sorunlarına duyarsız kalan "küçük bir grup yönetici"den çok daha meşrudur. Bunun, benim kişisel kanaatimin ötesinde somut göstergeleri de olduğunu düşünüyorum; ODTÜ öğrencilerinin geniş bir kesimi Oluşum'un çağrısıyla düzenlenen eylemlere katılmakta, bütün fakülte ve bölümlerde örgütlenmekte, toplantıları 350 kişiyle yapılmakta, ya da bir maddi yardım kampanyası başlattığında bir gecede sadece yurtlardan 33 milyon lira toplayabilmektedir (Bu önemli bir kıstastır. Son derece büyük maddi zorluklarla öğrenimine devam eden öğrenciler açısından bu para miktarı özverinin ve güvenin düzeyini gösterir). ODTÜ Oluşumu'nun yayın organı olan "ODTÜ'nün Sesi"nin her sayısı 1000 adet satmaktadır. Bu arada, rektörlüğün finansmanıyla yayınlanan "ODTÜ Gelişim" adlı derginin kaç öğrenci tarafından okunduğu, hatta kaçı tarafından bilindiği merak konusudur. Rektörlüğün parasız olarak dağıttığı "öğrenci bülteni" için de durum farklı değildir. ODTÜ OLUŞUMU'nun, yürüttüğü faaliyetler, ülke ve üniversite sorunları karşısında takındığı tavırlar sadece kampüsün sınırlarında kalmamaktadır. Sık sık ülke kamuoyunu etkilemekte, eylemlilikleri medyada yer almaktadır. Bugün sokaktaki insana ODTÜ'yü sorduğunuzda, rektörlüğün açmış olduğu ticaret merkeziyle, bilardo salonuyla, kebapçısıyla ya da tekel bayii ile değil; haksızlıklara, katliamlara, soyguna ve baskıya karşı yürüttüğü militanca mücadelelerle tanındığı görülür. Bu durum, ODTÜ tarihinin kaçınılmaz bir sonucudur; yıllar önce ABD büyükelçisi Vietnam Kasabı Commer'in arabasının yakılmasıyla atılan tohumlar köklenmiştir; bu kökü söküp atmaya hiçbir güç yetmez; ODTÜ'ye gelen her öğrenci, nereye geldiğinin farkındadır. Elbette, ODTÜ bu niteliğiyle sadece ülke kamuoyunun dikkatini çekmekle kalmıyor; sermaye düzenini korumak ve kollamakla mükkellef kuruluşlarımızın üst düzey yöneticileri bu gelişmelerden son derece rahatsız oluyorlar. Bu zevatın kimlerden oluştuğu ise muamma değildir. Üniversite rektörleriyle toplanarak, üniversitelerdeki devrimci hareketi nasıl bastırabileceklerine yönelik planlar üreten emniyet müdürleri, içişleri bakanlığı yetkilileri, MİT yöneticileri, bu toplantıların bazılarında kameralara poz vererek kamuoyu oluşturma çabasını da ihmal etmemektedirler. Doğaldır ki bu zevatın uzun uzun mesai harcadığı üniversitelerin en başında ODTÜ gelmektedir. Açıklamalarına baktığımızda, üniversitelerdeki kitle hareketlerini bitireceklerini, bu konuda ne gerekiyorsa yapılacağını ifade ettiklerini görmekteyiz. Doğrudur, "ne gerekiyorsa" yapılmaktadır; birçok öğrenciye disiplin soruşturmaları açılmakta, çeşitli düzeylerde cezalar verilmektedir; son birkaç yılda devrimci öğrenciler binlerce gözaltının muhatabı olmuştur, işkence görmüştür; bazı öğrenciler yerinde infazla devlet güçleri tarafından öldürülmüş, bazıları ise gözaltında kaybedilmiştir. Kimse kimseyi kandırmasın; disiplin yönetmelikleri esas olarak üniversitelerdeki devrimci, sosyalist hareketi baskı altında tutmak üzere hazırlanmıştır. Disiplin soruşturmaları ve cezaları da, münferit olaylar dışında, devrimci ve sosyalist öğrencilere yönelmektedir. Son birkaç yıldır ise, soruşturmalar çok daha sistemli bir biçimde hazırlanmakta, kime nasıl ceza verileceği ise "yukarılarda", büyük ihtimalle "güvenlik"ten sorumlu çeşitli kurumlarla üniversite yönetimlerinin birarada yaptıkları "mütalaa"larda belirlenmektedir. Soruşturmaların biçimsel hazırlanma süreci ise malum jandarma çavuşlarının tuttukları tutanaklardan başlamakta, öğrenci işleri dairesinde gerekli "hukuksal" prosedür incelenmekte, soruşturmacı öğretim elemanlarına intikal etmekte, ve en nihayetinde jandarma-idare-soruşturmacı arasında kurulan köprünün üzerinden cezalar bize kadar gönderilmektedir. Bu köprünün tüm bileşenleri soruşturmaların siyasi sorumlularıdır. Genel bir kuraldır; sorumluluk alan herkes, aldığı sorumluluğun hesabını vermekle yükümlüdür. Birinci bölümde tartıştıklarımızı sadeleştirirsek, soruşturmacı ve cezacılar, kolluk kuvvetlerinden casus teşkilatlarına, üniversite yönetiminden soruşturmacı hocalara kadar tüm bir devlettir; soruşturulan ve cezalandırılanlar ise devrimci ve sosyalist öğrencilerdir. Ortada iki taraf vardır. Her iki tarafın da konumu siyasidir. Hiç kimse bu tarafların dışında, "tarafsız" kalabileceğini öne süremez. "Doğal" olmaz. 1. Bölüm | Soruşturmalar, Soruşturmacılar, Soruşturulanlar... 2. Bölüm | Üniversite, Bilim, Eğitim... 3. Bölüm | ODTÜ Geleneği, Yakın Dönem ve Mevcut Durum... 4. Bölüm Gorbaçov Olayları Ve Sonrası...
|
|
||||||||||||||||||