![]() |
karşıYuvar
|
![]() |
|||||||||||||||||
Türkiye'de olup biten her şey çok mu karışık ve akıl almaz? Yoksa, sanıldığının aksine açık seçik mi olup bitiyor? Resmin birinci öğesi: Türkiye'de en azından 20 yıldır kapitalizmin 250 yıl önceki sürecine çok benzer vahşi bir yeni sermaye birikimi yaşanıyor. Renginin yeşil olduğunu ve emekçi kesimlerin aleyhine geliştiğini söylemeye gerek yok sanırım. Bunun ikinci adımında mevcut birikmiş sermayenin de yeşile doğru el değiştirmesi vardır, en azından kısmen. Resmin ikinci öğesi: Politik iktidara ortak olma; yeni sermaye yeterince birikip eskisinin yerine geçmeye başlayınca hükümet olmanın yerini politik iktidar olmaya evrilme süreci izledi. Bu sürecin ne derece tamamlandığı henüz çok net değil; eski yerleşik sermaye ve temsili direniyor.
Esasında bütün kavga budur: Bu, ne İsmet Berkan'ın iddia ettiği gibi çevrenin merkeze yaklaşması, merkezde temsil edilmesi ve pay almasının resmidir; ne de Etyen Mahçupyan'ın iddia ettiği demokratikleşme için bu siyasi kültüre ve politik kadroya göbekten bağlı olan Türkiye resmidir. Bu iki tamamlayıcı önerme yanıltıcıdır. Merkezde temsil edilen çevre değil yeni sermaye sınıfıdır; yeni durumda pay alan sadece çevrenin kültürel öğeleridir. Bu kültürel öğeler yeni sınıfın temsiliyetini geniş halk yığınları nezdinde meşru kılmanın en kestirme ve sağlam yoluydu. Demokratikleşme sağlamıyor, çünkü bir hınç ve intikam dürtüsüyle "eski rejim"e saldırıyor, onun getirdiği ne varsa yıkmak istiyor. Ayrıca, sürecin kendisi devrimci de değil (79 İran'ın tersine); çünkü (1) kaybedecek çok büyük bir sermayesi var artık, (2) meşruiyetinden emin değil, çünkü ahlaki tutarlılığı bir süredir sorgulanıyor - cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarını izliyoruz hep birlikte (Özal dönemi çok naif imiş). Fakat, hissiyatı devrim hissiyatı gibi; yıkıp geçmek istiyor.
Siyasi iktidarın ve sermayedarlarının sıkıntısı da budur: İktidarı ne pahasına olursa olsun sürdürmek zorundalar, çünkü bıraktıkları gün güme gidebilirler. Biz de bugün nasıl kafalarımız karışık izliyorsak, o zaman da kafalarımız karışık izleyeceğiz. Demokratikleşme adına bir arpa boyu yol almış olmadan. 1990'lardan itibaren liberaliz, düşünsel olarak değilse bile pratik yaşantılarımız ve beklentilerimiz bakımından. Bu açıdan Immanuel Kant veya Murat Belge ile aynı yerdeyiz. Daha çok demokratikleşme, daha çok haklar, iş güvenliği vs... Daha ne isteyelim ki, bir sosyalist devrim mücadelesi vermiyoruz. Biraz daha müreffeh, daha demokratik bir ülke, Kürt sorununu çözmeye yönelik iyi niyet, AB ile entegrasyon, kişisel konforumuz... Bu nedenle, hepimiz mevcut siyasi iktidarı destekledik. Oy vermedik, fakat rahat bırakılmalarını, üzerlerine gidilmemesini istedik. Ahlaki olarak rahat idik, nasıl olsa Çiller döneminden daha kötü olmazdı hiç bir şey. Fakat, olur imiş. Bir darbe döneminde olabilecek hemen her şey oluyor, insan hakları ihlallerinde rekor kırıyoruz, gözaltında ve daha alınmadan ölümler onlarca. Bu yazdıklarımın izlenmediği, her halükarda bunun için başımın derde girmeyeceğini kimse garanti edebilir mi? Çok kısa sürede bir "surveillance society" olduk. Küresel neo-liberal ekonomik politikalar aynen transfer ediliyor. Sosyal güvenlik ve işçi / sendikal haklar görülmemiş derecede kırpılıyor. Bütün coğrafyanın, toprağından suyuna kadar, satılabilmesi için yasalar değiştiriliyor. Yakın bir gelecekte dünyanın başka bölgeleriyle birlikte bir "Mad Max" sahnesinin unsurlarına dönüşeceğiz. Ahlaki bütünlüğüm ve epistemolojik tutarlılığım açısından her şeye bu denli saldırılmasından rahatsız oluyorum. Tüm bu soruşturmalar, baskınlar ve davalar sürecinin bize demokratikleşme olarak döneceğini hiç sanmıyorum. Tek tek kişiler üzerine konuşmanın bir anlamı yok; fakat Hitler Almanyasında olduğu gibi bir gün gelip bizi aldıklarında ses çıkaracak kimse kalmamıştı noktasına doğru gidiyor korkarım... İleride bir gün bu yılların tarihi yazılacaksa bunun önemli bir bölümü sanıyorum, liberallerin, bazı sol grupların islamcı siyasi iktidarla olan ilişkileri ve solun kafa karışıklığı olacak. Paralellik için özellikle ve sadece bakınız İran 78-79-80. Türkiye elbette İran olmayacak, çok farklı iki toplumsal, siyasal, kültürel yapı. Fakat, aymazlık ve akıl tutulması aynı. Cumhuriyet mitinglerinin bu bağlamda anlamı şudur: Başbakan "bindirilmiş kıtalar" diyerek mevcut yaşam tarzlarının yok olmasından endişe eden büyük kitleyi aşağıladı. Liberaller buna atladılar. Solun tamamı ya bu söylemi destekleyerek ya da sessiz kalarak, varolma biçimi gereği kendi destek kitlesi olabilecek bu orta sınıf kadınlarını islamcıların saldırılarına açık bıraktığı gibi Tuncay Özkan gibi (esasında islamcı sermaye ile sıkı parasal ilişkisi olan) çığırtkanların kucağına itmiş oldu. Bu büyük kitlelerin sadece kışkırtmayla sokağa çıktığına inanıyorsanız, örneğin, bütün bir Kürt hareketinin de "dış mihraklı" olduğuna inanmak zorundasınız. Liberallerden geçtik, solun yapması gereken, örneğin türban konusunda, islamcılara gösterilen saygı, özen ve sahip çıkmayı laiklik ve demokrasinin birlikte olabileceğine inanan toplum kesimlerine de bir nebze olsa göstermek olmalıydı. Tüm bu çatışma ve tartışmalardan barışçı ve demokratik bir sentez çıkacak idiyse de buna rehberlik etmeliydi. Liderlik ve açılacak yol bekleyen çok büyük bir tarihsel fırsat kaçmıştır. Bu dönemin muhasebesi yapılmadan kafalarımız daha çok karışık kalacak gibi görünüyor.
|
|
||||||||||||||||||