SAVUNMA | SAVUNMA
Hakan Gülseven
1.
Bu savunma metni, 5 Mart 1993 günü kampüsümüzde yaşanan bir dizi olayla ilgili olarak bana yöneltilen suçlamalara yanıt teşkil etmesi amacı ile hazırlanmıştır. Öncelikle, 5 Mart günü açığa çıkan olayların sağlıklı bir değerlendirmesini yapmak gerektiğini düşünüyorum. Suçlamalara ilişkin olarak söyleyeceklerimin böylelikle daha anlamlı olacağını sanıyorum.
Bilindiği üzere, söz konusu olaylar kamuoyuna çok değişik biçimlerde yansıtılmıştır. Dolayısıyla, olguların böylesine bulanıklaştığı bir ortamda sağlıklı bir ortamda sağlıklı bir değerlendirme yapma imkanı oldukça azalmıştır. Elbette, bu savunma metninde yer alan değerlendirmeler de benim bakış açımı yansıtacaktır; ancak, şurası kesindir ki, değerlendirmelerimin çıkış noktasını oluşturan olgular bütünüyle gerçek olgulardır.
2.
ODTÜ Rektörlüğü, 1-5 Mart günleri arasını Bosna-Hersek ile dayanışma haftası olarak ilan etmiştir. Kanımca bu çok olumlu bir karardır. Fakat tek başına ele alındığında çok olumlu olan böylesi bir girişim, düzenlenmesi gerektiği biçimde düzenlenmediği için çok olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Birincisi; söz konusu hafta "Bosna-Hersek ile Dayanışma Komitesi" adı altında örgütlenen bir grubun insiyatifine bırakılmıştır. Bu komite, hiçbir duyuru yapılmaksızın, birden bire ortaya çıkmıştır ve nasıl oluşturulduğu ODTÜ öğrencileri için hala bir muammadır. Komitenin niteliğini kavramak için düzenlenen haftanın niteliğine bakmak yeterlidir. ODTÜ'de bir hafta boyunca, Bosna-Hersek'te yaşanan katliamlar bahane edilerek gerici ve ırkçı bir propaganda yürütülmüştür. Bu, salt propaganda düzeyinde kalmamış; düzenlenen hafta nedeniyle ve bu hafta için özel olarak bastırılmış kartlardan yararlanarak, ODTÜ ile ilgisi dahi olmayan birçok şahıs kampüsümüze girmiş; ve kantinlerimiz, şeriat yanlısı ya da ırkçı grupların gövde gösterisi alanlarına dönüşmüştür. Bu durum ODTÜ öğrencilerinde genel bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Çünkü, gövde gösterileri saldırgan bir tavırla bütünleşmiştir.
Öte yandan, ODTÜ'de şeriat yanlısı ya da ırkçı olmayan çok geniş bir öğrenci kesiminin de Bosna'da yaşanan katliamlara ilişkin söyleyecek sözü olduğu görülmüştür. 5 Mart 1993 tarihinde, geniş katılımlı bir forum ve protesto yürüyüşü ile Bosna'da ve dünyanın diğer birçok bölgesinde yaşanan katliamlar kınanmıştır. Ancak, bu barışçı gösteri jandarmanın saldırısı ile karşılaşmış ve bu saldırı sonucunda birçok arkadaşımız yaralanmıştır.
Saldırılar, salt jandarmalarınki ile sınırlı kalmamıştır; öğrencilerin karşısına, çoğu ODTÜ dışından getirilen ve ellerinde demir sopalarla birlikte dikilen bir grup, diğer bir saldırganlığı gerçekleştirmiştir. Ellerindeki sopaların saldırganlıktan başka birşey ifade etmediği çok açıktır. Bu, bir çatışmanın zeminini hazırlayan başlıca faktördür.
3.
Jandarma saldırısı sırasında bir öğrenci gözaltına alınmıştır. Olay yerine gelen rektör Süha Sevük ile öğrenciler arasında geçen konuşma sonucunda, rektör gözaltına alınan öğrencinin serbest bırakılmasını sağlayacağını söylemiştir.
Bu arada, bir televizyon kanalına ait kamera da olay yerine gelmiştir. Daha sonra, bu kameranın, büyük bir gerici-ırkçı muhtevalı gösteri hazırlığında olan grup tarafından çağırıldığı yolunda bir söylenti yayılmıştır.
Bir süre sonra, Rektör Süha Sevük, yanında gözaltına alınan öğrenci olduğu halde diğer öğrencilerin yanına gelmiş, ve öğrencilerin kendisiyle bir görüşme talep etmesi üzerine, tüm öğrencilerle görüşemeyeceğini, ancak öğrencilerin temsilci olarak seçeceği dört kişiyi kabul edeceğini belirtmiştir. Bunun üzerine, içlerinde benim de olduğum dört temsilci rektör ve diğer bazı idarecilerle görüşmüştür. Bu görüşme sırasında, gerek o gün kampüsümüzde yaşananlar, gerekse de öğrencilerin sorunları tartışılmıştır. Rektör Süha Sevük, bizlere, vereceğimiz bir açıklamayı, ODTÜ'de resmi olarak yayımlanan bültende yer verileceği teminatını vermiştir. Bizler de arkadaşlarımıza bu görüşmeyi ve sonuçlarını aktardıktan sonra, öğrenciler dağılmıştır.
4.
Bu vakitten sonra, hakkımdaki suçlamalara yanıt vermeye çalışacağım. 5 Mart günü, "ODTÜ Platformu" çağrılı foruma katıldım. Katılma sebebim Bosna'da ve dünyanın diğer yerlerinde yaşanan katliamlara karşı olmam ve bunları protesto etmek istememdi. ODTÜ rektörlüğünün ilan etmiş olduğu Bosna-Hersek ile dayanışma haftası çerçevesinde, tüm dünyada tepkiyle karşılanan bu katliamlara karşı kendi görüşlerini sunarak bir protesto gerçekleştirmek, öğrencilerin en doğal davranışı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, rektörlük böylesi bir hafta düzenlerken, Bosna'da yaşanan katliamları yalnızca gerici ya da ırkçıların protesto edebileceği yolunda bir kayıt düşmemiştir. Ben, hem Bosna'da hem de dünyanın birçok bölgesinde yaşanan katliamların, enternasyonalist bir kavrayışla geliştirilecek politikalar sonucu ve alınteriyle, emeğiyle yaşayan insanların çabaları sayesinde son bulacağına inanıyorum. Rektörlük, çıkardığı bildiride her türlü görüşün savunulabileceği bir üniversitemiz olduğunu ifade etmişken, ve Bosna ile dayanışma ve oradaki katliamları protesto etme amaçlı bir hafta düzenlemişken, biz öğrencilerin de kendi görüşlerimiz doğrultusunda, bu temelde bir tavır almamız nasıl suç olarak değerlendirilebilir; bunu anlamıyorum...
Protesto gösterisine katıldığım yolundaki suçlamaya ilişkin yanıtımı özetlemek gerekirse: ODTÜ rektörlüğü Bosna'daki katliamları protesto etmek, ve dahası öğrencileri de bu doğrultuda seferber etmek amacı ile bir hafta düzenlemiştir; ben de bu protestoyu kendi görüşlerim çerçevesinde, bütünüyle barışçı olan forum ve gösteride bulunarak gerçekleştirdim. Suç işlediğimi, dahası ortada bir suç olduğunu düşünmüyorum. Yoksa, ODTÜ rektörlüğü tüm ODTÜ'lüleri Bosna'da yaşanan katliamlara karşı seferber etme çabasını ifade eden bir hafta düzenlemezdi.
5.
Bütünüyle barışçı bir gösterinin, jandarma komutanlarının sorumsuz tutumu sonucu saldırıya uğraması, bütünüyle bir olumsuzluğu ifade etmektedir. Jandarma kurumunun ODTÜ'deki varlığı bu türden birçok saldırı ile belirlenmiştir. Daha geçen sene, bir öğrenci gösterisi sırasında jandarmalar tarafından sıkılan bir kurşunun kovanı hala bende bulunmaktadır; ve eğer gerekiyorsa bunu bir kanıt olarak olarak tarafınıza verebilirim. 5 Mart günü birçok öğrencinin yaralanmasına yol açan jandarma saldırısında, "güvenlik güçlerine karşı koyduğum" iddia edilmektedir. Ama, jandarmaların hangi talebine karşı koyduğum söz edilmemektedir. Söz edilemez de; çünkü jandarmanın o anda hiçbir talebi olmamıştır; sadece, Bosna'da yaşanan katliamları protesto eden öğrencilerin önce önünü kesmiş, ardından saldırmıştır. Dolayısıyla, ortada jandarmaya karşı koymak gibi bir fiil olamaz; böylesi bir fiilin olabilmesi için jandarmanın bir talebi olması gerekir.
Kastedilen, jandarma saldırısına karşı kendini savunmak ise, birçok öğrencinin kendini savunduğunu söyleyebilirim. Kendi adıma, bu süreç içinde hiçbir suç işlemiş değilim; aksine, jandarma komutanlarının sorumsuzca verdiği saldırı emri suç olarak değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.
Jandarmanın saldırganlığına birçok tanık gösterilebilir. Eğer istenirse, kendi adıma ben de, suç işlediğimi iddia eden makamlara, buna tanıklık edecek çok miktarda tanık gösterebilirim. Ama sanırım buna bile gerek yok; çünkü, jandarma saldırısı sırasında olay yerine gelen rektör Süha Sevük ile aramızda, jandarma saldırısının nasıl sona erdirilebileceği üzerine bir görüşme gerçekleşmiş; ardından, rektör Süha Sevük jandarma komutanlarına saldırılarına son vermelerini söylemiştir. Jandarma saldırılarına son verdiği anda, öğrencilerin jandarmaya karşı hiçbir saldırı yöneltmemesi de, jandarmaların saldırgan tavrının teşhir olmasını sağlamıştır.
Tüm bunların ötesinde, jandarma saldırılarının gerçekleştiği sırada gözaltına alınan bir öğrenci, rektör Süha Sevük tarafından gerçekleştirilen girişimler sonucu serbest bırakılmış ve bizzat rektörce öğrencilerin yanına getirilmiştir. Eğer ortada bir suç varsa, rektör Süha Sevük'ün "suçlu"lardan birinin serbest bırakılması için çabalaması çok ciddi bir çelişki olur. Bunun da ötesinde, jandarma yetkililerinin bir "suçlu"yu serbest bırakmış olmaları hiç anlaşılamaz; çünkü, kendi yönetmelikleri, bir suçlunun serbest bırakılmasını suç olarak değerlendirmektedir.
Kanımca, tüm bu gelişmeler, jandarma saldırılarına karşı öğrencilerin gösterdiği büyük tepkinin haklı ve meşru olmasından kaynaklanmaktadır; ve şu da çok açıktır ki, jandarma yetkilileri bu süreçte tamamen suçlu psikolojisi ile hareket etmiştir; ama daha da önemlisi, böyle bir psikolojinin haklı bir gerekçesi vardır. Gerçekten suçludurlar...
Bu konuya ilişkin olarak bana yöneltilen suçlamaları kabul etmiyorum. Kanımca suçlamaların adresi yanlıştır; jandarma yetkililerine yöneleceği yerde biz öğrencilere yönelmiştir. Burada suç işlemiş olmam bir yana, jandarma saldırısına maruz kalanlardan biri de benim. Jandarma kurumunun sınırsız yetkileri yoksa ve önüne gelene saldırma yetkisi tanınmamışsa, bu saldırının tek bir anlamı vardır: jandarma yetkilileri kendi yasalarını bile çiğnemek keyfiyeti ile davranmaktadır.
Kısacası, bu anlamda bana yöneltilen suçlamaların hiçbir temele dayanmadığını düşünüyorum ve bunları reddediyorum.
6.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, 1-5 Mart günleri arasında düzenlenen hafta, okul dışından birçok kişinin ODTÜ'ye girmesi için bir zemin yarattı. Sorun, bu şahısların kampüse girmesinden değil, saldırgan olmalarından kaynaklanıyordu. Aksi takdirde, kütüphanenin önünde ellerinde demir sopalar olduğu halde beklemelerine bir anlam verilemez.
Tümü gerici ve ırkçı ideolojilerin savunucusu olan bu grubu temsilen, o anda kampüsümüzde bulunan televizyon kanalı muhabirlerine açıklama yapan şahıs dahi ODTÜ öğrencisi değildir. Bunun bir anlamı olması gerekir. Bence bunun tek bir anlamı vardır; bu grup orada, önceden planlanmış olan bir saldırıyı gerçekleştirmek üzere bulunmaktaydı; yapmış oldukları hazırlıklar bunun en açık kanıtıydı...
İlginç olan bir diğer nokta da, bu grubun Bosna'da yaşanan katliamlara karşı olduğunu iddia ederken, bir yandan da Bosna'daki katliamlara karşı düzenlenen bir protestoya saldırmalarıdır.
Bu ekip, saldırılarını ve tehditlerini 5 Mart'ta gerçekleşen bir dizi olayda açığa çıkarmış değildir; bunun öncesinde de aynı davranışı birçok kez sergilemiştir. Devam ettiğim bölüm olan Kamu Yönetimi bölümü hocalarından hiç de azımsanamayacak bölümüne, defalarca bu ekip tarafından tehditler yöneltilmiştir. Gerektiği takdirde hocalarımız buna tanıklık edecektir; ve sanırım, sadece bu bile yeterlidir.
5 Mart günü, çoğu ODTÜ öğrencisi bile olmayan bu ekip öğrencilere demir sopalarla saldırmıştır; bu arada içlerinde bir de silahlı şahsın olduğu görülmüştür. Böylesi bir saldırı sonucu çıkan çatışmada, ne benim şahsi bir sorumluluğum ve payım vardır, ne de herhangi bir arkadaşım bunu körüklemiştir. Bütün göstergeler, söz konusu saldırının önceden planlandığı ve saldırganların oraya saldırı amacıyla getirildiği yolundadır. Öte yandan, bu bizler tarafından hiç de arzu edilmeyen olaylarda kişisel sorumluluğum olduğu iddia ediliyorsa, bunu kabul etmiyorum. Gerekirse, bu konuda da birçok tanık göstermem mümkündür.
7.
Rektörlük, tüm bu süreç sonucunda, beni ve üç arkadaşımı daha görüşmede bulunmak üzere temsilci olarak kabul etmiştir. Ve ardından disiplin soruşturması açarak bizleri cezalandırma yoluna başvurmuştur. Eğer, disiplin soruşturmaları vasıtasıyla cezalandırılmamızı gerektirecek düzeyde bir suç işlemiş olsaydık, rektör ve idarecilerin bizleri kabul etmeleri ve tanımaları, dahası vereceğimiz bir açıklamayı resmi yayınlarında yayımlama teminatı vermeleri hiç de anlamlı olmazdı.
Kendileri de bilmektedir ki, dört temsilci ve temsil ettikleri ODTÜ öğrencilerinin bütün bu yaşanan süreçte hiçbir "suç"u yoktur. Ancak ne yazık ki, jandarma tutanaklarına dayanan ve hiçbir gerçek temele oturmayan soruşturmalar hazırlanmıştır. Bu tutanakların güvenilirlik derecesi öğrencilerin gözünde sıfırlanmıştır; saldırgan bir konumda bulunan ve yaşanan olaylarda bir taraf olarak yer alan jandarma yetkilileri, kendi sorumsuz tutumlarının üzerini örtmek için, tutanaklarını her tür çarpıtma üzerine kurgulamak zorundadırlar. Bu tutanaklar ise bize karşı kanıt olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla, jandarma yetkilileri bu sürece hem bir taraf, hem tanık, hem de iddia makamı olarak katılmaktadır. Hakim hukuk anlayışı dahi, bunu sindirme yeteneğine sahip değildir. Bu soruşturmanın jandarma tutanaklarına dayandırılmasını kabul etmek bizim açımızdan mümkün değildir; jandarma tutanaklarının muhatabı ODTÜ'deki öğretim üyeleri değil, DGM ya da Asliye Ceza Mahkemeleri savcıları olabilir çünkü...
Soruşturmaları yürüten hocalarımız, eğer kendilerinden işlerini güçlerini bırakarak hafiyelik yapmalarını beklemiyorsak, iki seçenekle karşı karşıyadırlar: ya jandarma tutanaklarının doğru olduğunu veri alarak bizlere ceza verilmesini talep edecekler, ya da soruşturmanın sağlıklı bir biçimde yürütülmesinin mümkün olmadığı sonucuna varacaktırlar. Aslında bu tür soruşturmalarda çok ciddi bir mantıksızlık mevcuttur ve kronikleşmiştir. Mahkemeye intikal etmesi gereken sorunlar üzerine rektörlük disiplin soruşturmaları açmakta, mahkemede beraat eden ya da hakkında takipsizlik kararı verilen suçlamalardan dolayı öğrencilere disiplin cezaları verilmektedir. Kısacası, ben şahsıma yöneltilen suçlamalara gerekçe gösterilen olaylarda jandarmaların bir taraf olduğunu iddia ediyorum. Jandarma tutanaklarından, hakkımdaki disiplin soruşturması metnine intikal eden tüm suçlamaları reddediyorum.
Son olarak, kısaca değinmek istediğim ve çok önemli olduğunu düşündüğüm bir konu daha var. Disiplin soruşturmaları henüz açılmamışken ve dolayısıyla disiplin soruşturması açılan öğrencilerin savunmaları bile beklenmeden, bu öğrencilere verilecek cezaların niteliğinin çeşitli idari ve akademik düzeylerde tartışma konusu olması söz konusudur. Bu durum, ister istemez, verilecek cezaların ve getiriliş biçiminin önceden belirlendiği yolunda ciddi kuşkulara yol açmaktadır.
Öte yandan, Ankara Valisi imzasıyla, benim ve diğer birçok arkadaşımın hakkında üniversitemize gönderilen yazılar bu kuşkuları arttırmaktadır. "Gizli" ibareli bu yazılarda bizlerin "örgüt elemanı" olduğumuz, "okuldaki diğer öğrencileri yasadışı örgütlere çektiğimiz", dolayısıyla, "okulda ve yurtlarda barındırılmamızın doğru olmayacağı" söylenmektedir. Bunun tercüme edilmiş hali, bizlerin üniversiteden atılmamız talebidir. Ama ortada çok ciddi bir çelişki mevcuttur. Örneğin, eğer benim yasadışı bir örgüt mensubu olduğumu düşünüyorsa, valilik neden bu doğrultuda bir girişimde bulunarak beni cezaevine göndermiyor? Bilindiği üzere, TC kanunları bu gibi durumlarda çok açık hükümlere sahip. Ama sorunun yanıtı çok basit: valilik, jandarmanın hazırlamış olduğu bu raporların altına imza atarken, tamamen kanıtlardan yoksun olarak davranıyor. Hiçbir temele dayanmayan iddialarını gerçek gibi göstererek suç işliyor.
Bir diğer suç da, bu temelsiz ve asılsız belgeleri dolaşıma sokan ve hocalarımıza kadar yayan üniversite yönetimince işleniyor. Bu iddiaları ortaya atan ve dolaşıma sokan sorumluları ispata davet ediyorum. Aksi takdirde, güvenilirliklerini sorgulamamın en doğal hakkım olduğunu düşünüyorum.
Savunmamı sona erdirmeden önce, bana atfedilen suçlamaları kabul etmediğimi, cezaya tabi tutulmam halinde bunun birçok çelişkiyi içinde barındıracağını bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Savunmam kendi el yazımla 6 dosya sayfasıdır ve burada sona ermektedir.
Saygılarımla...
13.Nisan.1993
Hakan Gülseven
Kamu Yönetimi Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi
Bu savunmanın ardından, soruşturmanın sonucunu bildiren belge yazın ortasında elime ulaştı. Sonuç, daha önce de ifade ettiğim gibi "İki yarıyıl okuldan uzaklaştırma" cezasıydı.
Burada kısa bir değerlendirme yapmakta yarar var. 5 Mart olayları sadece üniversite yönetiminin ve devlet kurumlarının saldırısına yol açmadı; kendisini devrimci saflarda tanımlayan bazı çevreler de bu olayları bir "provokasyon", ya da en hafif ifadesiyle, mücadeleyi bir "çete savaşı"na indirgemek biçiminde tanımladı. Eylemlere önderlik eden enternasyonalistler suçlamaların başlıca hedefi haline geldiler. Ama, bugünden geriye doğru bakınca, bu eylemin kitlesel niteliği, faşist/molla güruhunun siyasi çıkışının engellenmesi, bugüne kadar ODTÜ'lülere türlü saldırılar gerçekleştiren jandarma kurumuna yönelik kitlesel bir tepkinin açığa çıkışı, rektörlüğün sonradan tutmamasına rağmen bir dizi söz vermesi ve temsilcilerimizi tanıması, ve nihayetinde, gerici-faşist güçlerin tüm üniversiteler içinde hala bir tek ODTÜ'de ciddi bir siyasi çalışma yürütememeleri 5 Mart olaylarını tarihsel olarak aklamış, daha da ötesi son derece anlamlı bir inisiyatifin geliştirildiğini kanıtlamıştır. Bunun somut göstergesi, enternasyonalistlerin ODTÜ'de giderek artan etkinlikleri ve güçleridir.
5 Mart olaylarını böylece özetledikten sonra, bu olayların ardından, 14 Mayıs'ta gerçekleşen büyük kitle gösterisine de değinmek gerekiyor. ODTÜ Platformu tarafından "1. Üniversiteler Arası Birlik ve Mücadele Günü" olarak ilan edilen 14 Mayıs'ta, tüm üniversitelerden ODTÜ'ye gelen devrimci öğrenciler ODTÜ kapısında yığılmaya başladı. Onlarca ODTÜ öğrencisi, kampüs kapısına konan jandarma barikatında gözaltına alındı. Kampüse alınmayan diğer üniversite öğrencilerini ise, tüm gözaltılara rağmen toparlanabilen ODTÜ'lüler kampüs giriş kapısına kadar yürüyüş yaparak, "Yaşasın Ankara Öğrenci Birliği" sloganlarıyla ODTÜ'ye soktular. 5 Mart'ın yarattığı etki öylesine güçlüydü ki, bu kez eylemi bastırmak için bizzat valilik devreye girdi ve ODTÜ'ye komando birliklerinin yanı sıra, çevik kuvvete dahil olan polisler ve panzerler gönderildi. Kapıya yürüyen kortej kampüse geri dönerken etrafı sarıldı; bu esnada kampüste toplanan 1500'ün üzerinde öğrenci bu kortejle birleşmek üzere harekete geçmişti; kendilerini engellemek isteyen çevik kuvvet ve panzerlerin karşısında barikatlar oluşturdular. Rektörlük, öğrencilerle diyalog geliştireceği yerde, sorunu bir kez daha çavuşlara ve komiserlere havale etmişti; ODTÜ jandarmalar ve polisler tarafından işgal edilmişti. Kortej, hazırlık binasının oradan tekrar kampüs kapısına yöneldi ve eylem orada yapılan forumdan sonra sona erdirildi. Kampüs içindeki arkadaşlarımız da, polisin çekilmesinden sonra barikatlardan ayrıldılar. Bu eylemde de, Ankara'daki üniversite öğrencilerinin dayanışması ve üniversite yönetimlerinin, jandarma ve polisin teşhiri yönünde belirlenen hedef başarılmıştı.
Bu iki büyük eylem ODTÜ'de yeni bir dönemin açıldığına işaret ediyordu. Bu yeni dönem, yeni yükselişlerin zemininin oluşacağı bir dönemdi, ve uzaklaştırma cezalarının yarattığı etkiyle kesintili ve sancılı da olsa bugüne dek sürdü. ODTÜ Platformu'nun yarattığı potansiyel, 93-94 öğrenim yılında ODTÜ Oluşumu'nda yeniden örgütlendi; ve 1994-95 öğrenim dönemine ODTÜ Oluşumu ile girildi.
h) 1994-95 dönemi ve ODTÜ Oluşumu
ODTÜ Oluşumu, öğrenim yılı başında yaptığı açılış şenliğinde "bu şenlik bu yıl hiç bitmeyecek" sloganını kullandı; çıkarttığı bildirilerle "şenlik"ten kastedilenin sermaye iktidarının soygun ve baskı politikalarına karşı mücadele olduğunu ortaya koydu.
Ve gerçekten de mücadele giderek yükseldi. Dönem başında, ODTÜ Oluşumu önderliğinde, kantinlerin özelleştirilmesini ve daha önce devlet tarafından sübvanse edilen okul kantinlerinde oldukça büyük oranlarda zam yapılmasını protesto eden, bunu ülke ölçeğindeki özelleştirme politikalarına karşı mücadeleye dönüştüren bir kampanya yürütüldü. Kampanya sırasında, özelleştirilen kantinlere karşı ODTÜ Oluşumu alternatif kantinler açtı. Öğrencilerden toplanan paralarla, kantinlerde satılan malzemeler, özelleştirilen kantinlerdeki fiyatlardan çok daha ucuza maledilerek, öğrencilere dağıtılmaya başladı; isteyenler bağış verdiler ve bu bağışlar finansman için fazlasıyla yeterli oldu. Bu kampanya üniversite yönetimini son derece rahatsız etmiş olacak ki, malzemelerin bırakıldığı topluluk odası bir gece "soyuldu"; öğrencilerin güçlükle aldığı milyonlar tutarındaki onca malzemeye "el koyuldu". Daha sonra bu malzemelere rektörlüğün talimatıyla "el koyulduğu" anlaşıldı. Öğrenciler, ertesi gün bu "el koyma" olayını protesto ettiler; ve bu protesto gösterisinden dolayı, bana ve bazı arkadaşlarıma disiplin soruşturması açıldı ve birinci dönemin başında açılan soruşturma sonucunda, ikinci dönemin sonunda, mezun olmama bir ay kala, kaydım iptal edilerek iki dönem uzaklaştırma cezası verildi. Soruşturmanın ve cezanın gerekçesi, ODTÜ Oluşumu'nu kurmak, izinsiz gösteri düzenlemek ve "üniversite yöneticileri"nin "haysiyet"lerine ve "şahsiyet"lerine hakarette bulunmak olarak iletildi. Ne var ki, ODTÜ Oluşumu, bir önceki öğrenim yılında kurulmuştu ve ben o sırada bir sene uzaklaştırma cezası almış olduğum için okula devam edemiyordum; dolayısıyla ODTÜ Oluşumu'nu benim kurmuş olmam mümkün değildi; sadece kuruluşunu destekliyordum, o kadar. Diğer suçlamalar ise çok alışıldıktı; jandarma çavuşlarının hazırladıkları tutanaklara yazdıkları isim listesinde bana her zaman yer vardır.
Bunları bir yana bırakırsak, özelleştirmeye karşı kampanya sadece bir başlangıçtı; ODTÜ'deki kitle eylemi bu kampanyanın ardından giderek genişledi ve politik bir muhteva kazandı. ODTÜ öğrencileri, diğer üniversitelerde açığa çıkan faşist saldırıların protestosundan, Gazi Mahallesi'nde yaşanan katliama yönelik tepki eylemliliğine kadar bir dizi politik kitle eylemini gerçekleştirdi. ODTÜ'lüler, kent merkezinde Gazi Mahallesi olaylarını protesto için düzenlenen eylemin yine en önünde yerlerini almışlardı. Gazi Mahallesi olaylarının protestosu, ODTÜ'ye yeni bir disiplin soruşturması furyası biçiminde yansıdı. Disiplin soruşturmalarının sonucu ise yine bol keseden dağıtılan uzaklaştırma cezalarıydı; bu soruşturmadan benim payıma düşen 1 dönem daha uzaklaştırma cezasıydı...
Bu arada, ODTÜ Oluşumu, Ankara'nın diğer üniversitelerindeki öğrencilere birlik çağrısında bulundu; birçok üniversiteden olumlu yanıt geldi ve Ankara Öğrenci Birliği kuruldu. Bu çağrı, tüm üniversite öğrencilerinin ortak politik eyleminin örgütlenmesini hedefliyordu. Ankara Öğrenci Birliği'nin gerçekleştirdiği toplantılar sonucunda ortak bir kampanyanın, "Faşist Saldırılara ve Soyguna Son" kampanyasının tüm üniversitelerde örgütlenmesi kararlaştırıldı. Ankara'da politik kitle eyleminin yükseltilmesi açısından ciddi bir potansiyelin varlığı açıkça ortaya çıkmıştı. Tüm bu gelişmelerin yoğun bir baskıya yol açacağı da ortadaydı.
Nitekim beklenen gerçekleşti; gerek siyasi polis, gerekse jandarmalar operasyona başladı; art arda ev baskınları, gözaltılar geldi. Bu esnada istihbarat servisleri de boş durmuyordu. ODTÜ, sivil "güvenlik" görevlilerinin cirit attığı bir alan haline geldi; ve kamuoyunda kontr-gerillanın sacayaklarından biri olarak bilinen, devlet tarafından varlığı dahi kabul edilmeyen bir kuruluşun, JİTEM'in bir ajanı, kampüste "görevini ifa ederken" ODTÜ öğrencileri tarafından yakalandı; silahına ve kimliklerine el konan bu şahıs, kampüse gelen TV kameralarına da teşhir edildi. Bu olay, kendiliğinden gelişen bir eyleme yol açtı; binin üzerinde öğrenci tarafından yol kesildi, servis otobüslerinin kampüsten çıkışı engellendi; eylem yurtlara taşındı ve yoğun yağmura rağmen birçok yurt öğrencisinin de katılımıyla eylem boyutlandı. Eylem sırasında rektörlük bir kez daha bizi temsilci olarak tanıdı; ben ve bir arkadaşım rektörlük genel sekreteri ve rektör yardımcılarından biri ile görüşmelerde bulunduk; öğrencilerin tepkilerini ve taleplerini ilettik; aldığımız yanıt ise tam bir icazet ifadesiydi. Devrimci öğrencilerin kampüse girmesini engellemek için, kampüs giriş kapılarını jandarmaya emanet eden rektörlük, kampüse giren casusları denetleyemeyeceğini söylüyordu. Fakat, bu görüşmedeki tüm icazet beyanına rağmen, rektörlüğün başarıyla yerine getirdiği görevler de yok değildi; yine soruşturmalar hazırlandı, yine cezalar dağıtıldı... Kendi adıma, nihayet, dönemin bitmesine bir hafta kala, öğretim kurumundan "çıkarma" cezası aldığımı öğrenecektim... Ama "çıkarma" cezasının veriliş mantığı oldukça ilginçti; devletin dahi "resmen" kabul etmediği bir kuruluşun, adı kontr-gerilla ile birlikte anılan JİTEM'in bir "sivil" mensubu -ki bu şahsın JİTEM adı altında düzenlenmiş olan kimliği TV ekranlarında uzun uzun gösterildi- disiplin soruşturması ve ceza metninde devletin "güvenlik görevlisi" olarak tanımlanıyordu; ve biz bu "gayri-resmi" kurumunun "resmi" görevlisine "darp"tan suçlanıyorduk... İşin içinden çıkmak mümkün değil!.. Başta rektör Süha Sevük olmak üzere, üniversite yönetiminin bu durumu "bilimsel" olarak açıklamaları ne derece mümkündür, bilemiyorum... Öte yandan, beni "darp"tan dolayı suçlamaları da çok ilginç; çünkü o sırada, yani JİTEM ajanı yakalandığında okulda değildim; okula geldiğimde bu şahıs kalabalık bir öğrenci grubunun ortasında, bir jandarma çavuşuna sarılmış vaziyette ağlıyordu. Kitleye yönelik olarak yaptığım konuşmada, önemli olanın bu ajanı dövmek ve tabiri caizse hınç alıp bırakmak değil, kampüsümüze yönelik provokasyon planlarını ve bu ajanların okulumuzdaki işbirlikçilerini açıklatmak olduğunu ısrarla söyledim. Ve o an bir kargaşalık çıkmasaydı, büyük ihtimalle oradaki kalabalık kitlenin yarattığı basınç bu ajanı konuşturmaya yetecekti. Bu vesileyle bir kez daha belirtmekte yarar görüyorum; yakalanan ajanlara ilişkin tavrımızın, onların "çalışma" tarzına ilişkin bilgi edinme görevine tabi olması gerektiğini savunuyorum. Nitekim, daha önce bahsettiğim Mehmet Avcı'nın "personel"i, yakalandığında bize oldukça ilginç açıklamalarda bulunmuştu; bilgiler hala bizde saklıdır...
Tekrar konumuza dönersek, ODTÜ'nün yakın tarihi, burada özetlediğim olaylardan ve ister istemez değinmek zorunda kaldığım şahsi konumumdan çok daha ayrıntılı ve zengin deneyimlerle doludur. Ve hiç şüphesiz bunların en başında, 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ardından ODTÜ'de yaşanan en önemli eylem olan, Gorbaçov'un ODTÜ'den yumurtalar ve taşlar eşliğinde kovulması, başlı başına ele alınmalıdır. İleriki bölümde bu eylemi ayrıntılı bir biçimde değerlendireceğim...
ı) ODTÜ'de mevcut durum
Para Sorunu:
Kamuoyundaki ODTÜ imajı, gerek bilimsel faaliyetler, gerekse sosyal yaşam itibarıyla son derece gelişkin bir kampüs olduğu yönündedir. Oysa ODTÜ, bilimsel faaliyetlerin ya da sosyal yaşamın değil ama, sadece her türden ticari faaliyetin geliştiği bir kampüs durumundadır. Daha önceden parasız olan eğitim, adım adım özelleştirilmekte, para karşılığı "satın alınan" bir "mal"a dönüştürülmektedir. Kibar ifadesiyle "katkı payı", biz öğrencilerin deyişle har(a)çlar her geçen gün arttırılmaktadır; işçi ve memur maaşları, ya da daha kesin bir karşılaştırma anlamında "asgari ücret" yerinde sayarken, har(a)çlara neredeyse her dönem %100/%150 oranında zam gelmektedir. Üstelik ODTÜ, ingilizce eğitim yapan kurum statüsüyle, türkçe eğitim yapan üniversitelere göre iki kat daha fazla har(a)ç almaktadır. Yemek ücretleri de bundan farksızdır. Evvelki sene 10 bin, geçen sene 20 bin lira olan yemek ücreti bu yıl 35 bin lira olmuştur. Bu, iki sene içinde %350'lik bir artışa denk düşmektedir. "Asgari ücret"e baktığımızda ise, yerinde saydığını ve "reel olarak" sürekli gerilediğini görüyoruz.
ODTÜ açısından temel sorunlardan biri de ulaşımdır. Önceden ücretsiz karşılanan ve kentin farklı birçok noktasından sağlanan ulaşım imkanı, daha sonra servisler için "katkı payı" alınarak paralı hale getirilmiş, ardından 1990'lı yıllarla birlikte servisler de kaldırılmış, ve ODTÜ belediye otobüslerine, dolayısıyla belediye başkanlarının insafına terk edilmiştir. Servis hizmeti sunulan noktalar da asgariye indirilmiştir.
ODTÜ kampüsünde atılan her adım ücrete tabidir. Yurt ücretlerinde de durum har(a)çlar ve yemek ücretlerinden farksızdır; sürekli katlanarak artmaktadır. Bunun ötesinde, ODTÜ'ye yeni yapılan yurtlar "özel yurt" statüsündedir; üniversitedeki "devlet" yurtlarından çok daha lüks ve pahalıdır. Yani, bir öğrencinin ne kadar çok parası varsa o kadar rahat yaşama koşulları oluşturulmuştur.
Hükümet ya da YÖK'ün yeni bir kararnameyle sınıfların kapısına yazar kasa koydurması uzak bir olasılık değildir. Çünkü öyle görünüyor ki, bazı derslerin alınabilmesi için talep edilen ek ücret uygulaması da önümüzdeki yıllarda yaygınlaşacak ve genelleşecektir. Kitap bulmak ve almak ise ayrı bir sorundur; öğrenciler fahiş kitap fiyatlarına ya da "fotokopi mafyası"na teslim olmak zorundadırlar. Bütün bölümlerde, ama özellikle de hazırlık okulundaki kitaplar ikide bir değiştirilmekte, böylelikle öğrencilerin kendilerinden önce o sınıfta okuyanlardan kitap temin etmesi mümkün olamamakta, ve fakat okuldaki "book store" ve fotokopi mafyası önemli miktarda kitap satışı gerçekleştirmektedir.
Bilindiği üzere, kampüsümüzde geçtiğimiz sene içinde bir ticaret merkezi açılmıştır. Bu ticaret merkezinin "hizmete sokulması"nın öncelikli hedeflerden biri olduğu anlaşılıyor. Kısa sürede yapımı tamamlandı ve faaliyete başladı. Burada, son derece hoş bir bilardo salonunun yanı sıra, her biri gayet nezih ortamlar yaratan kebapçı, pizzacı, tekel bayii, çeşitli lokantalar ve tost büfeleri açıldı. Ne yazık ki, yararlanmak isteyenler için bunların tümü oldukça pahalı "hizmet"ler sunuyor, ve elbette her biri bir "özel girişimci" tarafından işletiliyor. Ama şu daha da ilginç; bu envai çeşitte lokanta ve büfenin bulunduğu ticaret merkezinin açılmasıyla birlikte, "personel yetersizliği" gerekçe gösterilerek yemekhanede hafta sonları yemek çıkartılmamaya başlamıştır. Böylelikle, binlerce yurt öğrencisi, ticaret merkezindeki "özel girişimciler" için bulunmaz bir pazar oluşturmaktadır. Bu durum bir tesadüften ibaret midir, bilemiyorum.
"Kebapçıda kebap yiyecek parası olmayanlar kantinlere gitsin efendim" denilebilir. Bu da ayrı bir sorundur. Kantinler de "özelleştirme" furyasından payını almıştır; özelleştirilen kantinler ya "özel girişimciler"in elindedir, ya da onlardan pek de farklı olmayan vakıf kuruluşu GÜDAŞ tarafından işletilmektedir. Devletçe sübvanse edilen ve okul tarafından işletilen, dolayısıyla öğrencilerin ucuz yollu alış-veriş yapabildiği eski kantinlerden ise eser kalmamıştır.
ODTÜ'nün öğrenciler için yarattığı olanakların ne denli fazla olduğundan söz edilebilir; örneğin, son yıllarda yüzme havuzları faaliyete sokulmuştur. Ama havuzdan yararlanmak isteyenler bunun için para ödemelidir. Yakında hala inşaat halinde olan kültür sitesi açılacaktır; burada, örneğin, sinema salonları olacağı söylenmektedir; sinemaların da ücretli olacağı kuşkusuzdur. Yine de bunları son derece ikincil sorunlar olarak görmek gerekir; çünkü gerçekten de esas sorun öğrencilerin öğrenim yaşamlarına devam edip edememe sorunudur.
Basit bir hesap yaparsak, ne demek istediğim anlaşılabilir. Yaz okulu yurt ücreti birbuçuk ay için 2 milyon TL olarak belirlenmiştir; bu miktarın önümüzdeki sene yurt ücreti olarak alınacağını varsayalım; yaklaşık 1 milyon 300 bin TL aylık ücrete denk düşmektedir. Yurtta kalan bir öğrencinin hiç kampüsten kente gitmediğini, böylelikle yol masrafı olmadığını, hiç fotokopi çektirmediğini, hiç kitap almadığını, kantinlerden hiç alış-veriş yapmadığını, hiç sabah kahvaltısı yapmadığını, hafta sonlarında açlık grevi yaptığını ve her ay toplam yirmi gün öğlen ve akşam yemeğini yemekhanede yediğini düşünelim. Sinema, tiyatro, konser ve diğer kültürel faaliyetleri hiç bahis konusu yapmayalım. Har(a)çları da hesabımıza katmayalım. (Hesaba katmadığımız har(a)ç miktarı, 1995-96 öğrenim dönemi için mühendislik fakültelerinde 20 milyon TL'nin, İİBF ve diğer sosyal bilimlerde 14 milyon TL'nin üzerindedir) Bu durumda dahi, aylık 2 milyon 700 bin TL giderle karşılaşırız. Bunu bir işçi ya da memur maaşıyla karşılaştırdığımızda, mesele son derece açık bir hal alır; yaşamak için zorunlu olan bu gider, net asgari ücret düzeyindedir; işte bu nedenle, öğrencilerin önemli bir kısmı, öğrenimlerini sürdürecek çeşitli olanaklara sahip olmak bir yana, en temel yaşamsal gereksinimlerinden yoksun durumdadır. İşçilerin, emekçilerin çocuklarından öğrenim yaşamlarında beklenen, ip cambazlığı yapmalarını istemek gibi birşeydir!..
Akademik Sorun:
ODTÜ, kamuoyundaki tüm olumlu imajına rağmen, akademik alanda ciddi bir gerileme içindedir. Öte yandan, bir araştırma yapıldığında, ortaya birçok akademik "ürün" koyulduğu iddia edilebilir. Ama bu "ürün"ler, gerçek birer bilimsel ilerlemenin sonuçları olmaktan ziyade, istisnai durumlar dışında, kendini tekrar eden, yaratıcılıktan uzak "ürün"ler, ve çoğu durumda da kapitalist işletmelere sunulan projeler ve araçlar düzeyindedir.
Sosyal bilimler alanında bu durum çok daha vahimdir. ODTÜ, Vehbi Koç'a "fahri felsefe doktoru" ünvanını vererek, kanımca, kimliği ve tarihi açısından temizlenmesi çok zor olan bir utanç lekesi yaratmıştır. Bir ÜNİVERSİTEnin bunu yapmaya hakkı yoktur! Üniversite yönetiminde yer alan akademisyenler, iyi ya da kötü, yaşamlarının önemli bir kısmını akademik çalışmaya ayırmış olan profesörler ve daha bir dizi ünvanlı-ünvansız akademisyen, cübbelerini giyip, üniversitemizin büyücek bir salonunda toplanmış ve (eğer felsefeyi, "ne yaparsan yap başkalarının alınteri üzerinden korkunç bir servet biriktir" gibi bir "yaşam felsefesi" olarak algılamıyorsak) felsefeyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir şahsa, bu alanda akademik ünvan vermiştir. Bu, günümüzde üniversitelerin aldığı hal üzerine söylediklerimizi destekleyen çok bariz bir örnektir. Ve insanın aklına, ister istemez, aynı mantık dahilinde Manukyan'a da "işletme" ya da "ekonomi" doktorluğu verilip verilemeyeceği sorusunu getirmektedir. Bence ODTÜ yönetimi bunu düşünmelidir!..
Benim bölümümde, yani adı önceden sadece Kamu Yönetimi olan, şimdi ise Siyaset Bilimi adının da eklendiği bölümde durum genelden farksızdır. Birçok hocamız, yıllardır değiştirmedikleri ders notlarını derslerde okumakta/anlatmakta, öğrenciler içinde hummalı bir not tutma yarışı başlamakta, sınavlardan önce de bu notlar ezberlenmekte ve gayet yüksek sonuçlar alınabilmektedir. Bölüm öğrencilerinin temel "bilimsel" faaliyeti bundan ibarettir. Öyle ki, "siyaset bilimi" (her ne demekse) ile uğraşan bölümümüz öğrencilerinin çoğunun, ülke ve dünya siyasetinden ne denli kopuk olduklarını, derslerde istisnai olarak gelişen tartışmalarda gözlemlemek mümkündür. Öte yandan, bölümümüzdeki kimi dersler çok daha ilginçtir. Bu derslere kaydolan öğrencilerden, milli kütüphaneye gitmeleri ve örneğin 1935-40 arası çıkan gazetelerde, falanca konuyla ilgili olan haberleri bulmaları, mikrofilmlerini almaları ve bu haberleri oturup diskete geçirmeleri istenmekte, ve buna göre kendilerine karne notu verilmektedir. Böylelikle, zahmetsizce ve masrafsızca, öğrencilerin yüksek not alma heveslerine hitap ederek ve bu anlamda bölümün avantajlarını kullanarak kişisel arşivler oluşturmak mümkün hale gelmektedir. Bilimsel faaliyet ile angarya arasında bu kadar ahenkli bir bileşimi ancak bölümümüz keşfedebilirdi!.. Fakat bu noktada, hocalarımızın tümüne haksızlık etmemek gerekir; eldeki son derece kısıtlı olanaklara rağmen, sürekli araştırmaya ve tartışmaya dayalı dersler -az da olsa- bulunmakta, bazı hocalarımız her şeye rağmen bize önemli katkılarda bulunabilmektedir.
Bir bütün olarak fakültemizin faaliyeti ise "bilimsel" olmaktan öte, "aracılık" faaliyeti halini almıştır. Büyük holding ve şirket patronları sık sık fakültemizin konferans salonunda boy göstermekte, şirketleri de iş bulmak isteyen öğrenciler için masalar açmaktadır. Böylelikle, kapitalist işletmelerle fakültemiz öğrencileri arasında, tabiri caizse bir "görücü" ilişkisi giderek gelişmektedir.
Elbette bu arada, sınıf, öğretim üyesi, laboratuar açığının ne denli büyük olduğunu ve öğrenci kontenjanın fazlalığının bu açığı ne denli içinden çıkılamaz hale getirdiğini, kütüphanemize niye yıllardır kitap girmediğini, stajların özellikle mühendislik öğrencileri açısından ne denli ciddi bir angarya oluşturduğunu, asistanlık seçiminin nasıl en iyi ezbercilerden ve vaktini bölüm hocalarının odalarının bulunduğu koridorlarda vakit geçirenlerden yapıldığını... tartışmak mümkündür. Ama bütün bunlar çok da önemli değil; kampüsümüzde bilardo salonu bile var; çünkü o bir ticari işletme!..
Demokratik Haklar ve Özgürlükler Sorunu:
Rektörlüğün zaman zaman çıkardığı bildirilerde, kampüsümüzde her türlü düşüncenin özgürce tartışılabileceği, ama bunların "Atatürk ilkelerinden ayrılmadan" yapılması gerektiğini ifade eden, ya da benzer ifadelerle çerçeveyi çizen cümlelere rastlıyoruz. Bu bildirileri okuduğumda hep tuhaf bir hisse kapılırım; birincisi, "her türlü düşüncenin özgür olarak tartışılması mümkündür" ibaresi ile, çizilen çerçevenin dışına çıkılmaması kaydı nasıl biraraya koyuluyor, bu yaşıma geldim, henüz anlayabilmiş değilim. Bunu, mesela jandarma çavuşları yapsa anlayabilirim; ama söz konusu olan bir ÜNİVERSİTE'nin idaresidir! İkincisi, her türlü düşünce tartışılabilir denirken, ses tonu olarak büyük ihtimalle "fısıltı" önerilmektedir; çünkü, görüşlerimizi ifade etmek isteyip de forum düzenlediğimizde, üniversite yönetimi hakkımızda hemen "izinsiz gösteri" gerekçeli disiplin soruşturması açmaktadır.
Öte yandan, jandarma kurumunun okuldaki varlığı tamamen siyasi baskıya yönelik bir varlıktır. Zaman zaman kapıya barikat kuran jandarma, bazı öğrencilerin üzerine atlamakta, bu öğrencileri il jandarma alay komutanlığına götürerek orada işkenceye tabi tutmaktadır. Bu uygulamalara defalarca bizzat maruz kaldım; örneğin, 1992 Mart ayında adı geçen yerde on gün gözaltında tutuldum; günlerce ellerim arkadan zincirli, ayaklarım zincirli, ağzım bağlı kaldım; işkenceye tabi tutuldum; işkence raporum adli tabipliktedir! Bu sıradan bir durumdur! Aynı kuruma bağlı jandarmaların birkaç sene önce gözaltına aldıkları ve daha sonra polise verdiklerini iddia ettikleri Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Birtan Altunbaş işkenceyle katledilmiştir! 1993 Baharında iki ODTÜ öğrencisinin evi taranmıştır. Geçtiğimiz Mayıs ayında ise, gencecik bir arkadaşımız, Özgür Evrim Göçen, kendisini gözaltına almak ve işkenceye götürmek isteyen jandarmalardan kaçarken bir arabanın altında kalarak ölmüştür! Zorbalık örnekleri çoğaltılabilir... İşte siz "soruşturmacı" öğretim üyeleri, bu kurumun düzenlediği tutanakları veri alarak açılan disiplin soruşturmalarını yürütmek üzere memur ediliyorsunuz!
Bunların yanı sıra, okulumuzda çeşitli istihbarat birimlerinin ajanları cirit atmaktadır. Bunlar, kantinimize, dersliğimize, yurdumuza rahatça girebilmektedirler. En ufak bir siyasi sohbet bile kaydedilmekte, ve bu kayıtlar, en hafifinden, öğrencilere yönelik polis operasyonlarına vesile olarak kullanılmaktadır. Bizler bu durumda hiçbir hak iddia edememekteyiz. Geçtiğimiz Mart ayında evim "terörle mücadele" ekiplerince basıldı; talan edildi; birçok şahsi eşyama ve kitabıma el konuldu; bilgisayarımda kayıtlı olan, biri tamamen, biri ise yarıya kadar çevrilmiş iki kitap çevirisi, uzun zahmetlerle yapılmış araştırmaların notları, hazırlanmış ödevler silindi... Sonuç: hiçbir şey!
Ve tüm bunları alt alta yazıp topladığınızda, rektörlüğün "demokrasi" ve "özgürlük"ten bahseden bildirileri, benim gözümde resimli Red-Kit romanlarına dönüşmektedir.
Özetlersek; üniversitemizde, kendimizi ve siyasi görüşlerimizi ifade edebileceğimiz tek bir kurum ya da olanak mevcut değildir. Devlet kurumları tarafından yoğun bir baskı uygulanmaktadır. Üniversite yönetimi de bu devlet kurumlarından biridir ve diğerleriyle iç içe çalışmaktadır. Buna kanıt göstermek icap ediyorsa, en basit kanıt, jandarmaların istedikleri an öğrenci işlerine girebilmeleri ve dosyalarımızdan fotoğraf ya da herhangi bir belgenin fotokopisini alabilmeleridir.
Yabancılaşma ve Yozlaşma:
Sadece ODTÜ'de değil, tüm TC üniversitelerindeki öğrenciler, gerek ekonomik zorluklar, gerekse siyasi baskılar nedeniyle ciddi bir yabancılaşmanın ve yozlaşmanın içine sürüklenmiştir. Öğrenciler, siyasi baskılardan dolayı sorunlarına müdahale edememektedir; bu durum birbirlerine yabancılaşmayı ve bireysel çözümler peşinde koşmayı beraberinde getirmektedir. Kadın öğrenciler arasında fuhuş yaygınlaşmaktadır; öğrenimlerine devam edebilmelerinin ya da ekonomik olarak karşılayamadıkları ama kapitalizm tarafından sürekli pompalanan bazı özlemlerini karşılamanın bir yolu olarak fuhuşu görmektedirler. Uyuşturucu kullanımı giderek artmaktadır.
Bunların yanı sıra, kitleleri uyuşturmanın farklı biçimleri, "yeni akımlar" gençlik içinde yaygınlaşmakta, bunlar kendi değer yargılarını, ya da moda ifadesiyle "yükselen değerler"i, yani her türden kepazeliği meşru gören bir "moral"i beraberinde getirmektedir. Bunlara tepki olarak yükselen şeriatçılık ve faşizm de madalyonun öbür yüzü olarak değerlendirilmelidir.
Kapitalizm, kendisi çürürken, bu çürümeye uygun ahlaki ve kültürel yapıyı da yaratmaktadır. Üniversitelerdeki yaşam çürümeden bağımsız değildir; bu çürüme ancak politik kitle eyleminin yükselişiyle kırılabilir.
Savunma...
1. Bölüm | Soruşturmalar, Soruşturmacılar, Soruşturulanlar...
2. Bölüm | Üniversite, Bilim, Eğitim...
3. Bölüm | ODTÜ Geleneği, Yakın Dönem ve Mevcut Durum...
SAVUNMA...
4. Bölüm Gorbaçov Olayları Ve Sonrası...
|
|