![]() |
cinAynalar
|
![]() |
|||||||||||||||||
Çalışmanın amacı, Atilla Dorsay'ın "Greta Garbo'dan Brigitte Bardot'ya, Mae West'ten Marilyn Monroe'ya, Marlene Dietrich'ten Jeanne Moreau'ya, Sophia Loren'dan Brooke Shields'e ve Jean Harlow'dan Nastassja Kinski'ye yaratılan, yalnızca bir güzel ve çekici kadınlar galerisi değil, çağın cinsel nesnelerine dönüşmüş, milyonlarca insanın isteklerinin somutlaşması haline gelmiş kadın portreleridir3" diyerek galeriye dahil ettiği kadınlardan biri olan Monroe'yu bir tablo olmaktan çıkarıp bir insan gözüyle görmeyi sağlamaktır. YILDIZ VE İMAJI Actor's Studio'nun kurucularından Lee Strasberg'in eşi Paula Strasberg'in "Sizden daha büyük birini düşünebiliyor musunuz? Hayır bu İsa bile olamaz. Siz daha popülersiniz.4" sözlerinden anlayabileceğimiz gibi Marilyn Monroe bir yıldızdır. "Marilyn Monroe ne kadar kendisiydi, ne kadar bir görüntü ve kendisinin taklidiydi?" sorusunu yanıtlamak için yıldız ve imajı konusuna değinmek gereklidir. Richard Dyer'ın da belirttiği gibi görüntüler bir çeşit gerçekliktir5 . Yıldızlar, açıkça bir görüntü meselesidirler. Onlar hakkında bütün bildiğimiz, onlar hakkında duyduklarımıza ve gördüklerimize dayanır. Bir film yıldızının imajı sadece onun filmleri değil, aynı zamanda filmlerinin ve yıldızın pin-uplar (yıldızın çıplak veya yarı çıplak fotoğrafları), mülakatları, biyografileri ve basında onun "özel" hayatı ile ilgili haberler yoluyla yapılan reklamıdır. İmajlar yaratılmalıdır. Yıldızlar Hollywood içerisinde medya endüstrisi ve Hollywood'un bağlantılı olduğu makyaj uzmanlarının, moda tasarımcılarının, diyetisyenlerin, vücut geliştirme antrenörlerinin, dans öğretmenlerinin, pin-up fotoğrafçılarının ve dedikodu yazarları gibi bazı ajanlar aracılığıyla üretilirler. İzleyici de bir şekilde imajın yaratılmasının bir parçasıdır. Yıldızlar kar için yaratılırlar. Yıldızın bir filmde bulunması, filmde görmek isteyeceğiniz belli tipteki olayların sözünün izleyiciye verilmesi demektir.
Monroe, bireysel bir imaja sahip olan bir yıldızdır. Onun "biri olmaya çalışıyorum" sözleri kapitalizmin temeli olan anadamar bireyselciliğin bir özeti olarak algılanabilir. Monroe'nun bu bireysel imajı her şeyin ötesinde "cinsel çerçevesi" içerisinden anlaşılmalıdır. Çünkü onu canlı, gerçek ve hayati yapan, cinselliği idi. Ancak Dyer'ın da belirttiği gibi kamusal bir temsil feminizmi gerçekleştirmek açısından çok daha iyidir. Özellikle cinsel çerçeve üzerinden kurulmuş bireysel bir imaj feminizmi gerçekleştirmek için uygun bir yol olarak görülmemektedir. YENİ BİR İSİM Sahne için pek de uygun görülmeyen Norma Jeane ismi Ben Lyons'un sinema tarihi belirleyen kararı ile değiştirildi. Lyons, hayranlık duyduğu bir sinema sanatçısı olan Marilyn Miller'dan ilhamla ön adı buldu. Akrabalarını hatırlamaya çabalayan Norma Jeane, Monroe'da karar kıldı. Böylece zaten hiç varolamamış ve bir isim olmaktan öteye gidememiş olan Norma Jeane öldü ve Marilyn Monroe doğdu. Bu yeni isme alışmanın Marilyn için kolay olmadığını "Merhaba Marilyn Monroe" adlı şiirinden anlayabiliyoruz6 :
Zanuck Norma Jeane Dougherty HAZ, BAKIŞ VE ARZU Johnston'a göre, klasik sinemada kadın, erkek bakışının bir uzantısı olarak görülür8 . Hollywood stilinin büyüsü, önemli bir kısmıyla, görsel hazzın ustaca ve tatmin edici bir biçimde yönlendirilmesinden kaynaklanır. Geleneksel teşhirci rolleri içinde kadınlar, bakılasılık mesajı veren, güçlü görsel ve erotik etki amacıyla kodlanmış dış görünüşleriyle aynı anda hem bakılan hem de teşhir edilendirler. Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur9.
Bakılma arzusunun yoğunluğunu Monroe'nun sıklıkla kurduğu düşlerinden de anlaşılmaktadır. "Gündüz düşleri işimi kolaylaştırıyordu. Yanında kaldığım bu yoksul ve mutsuz ailelere sofra kurarken lüks bir otelde garson olduğumu düşlerdim. Yemek salonuna giren herkes beni izleyebilmek için dikilip kalırdı, bana olan hayranlıklarını gizleyemezlerdi. Altına bir şey giymeden, geniş ve kabarık bir etekle kiliseye gidiyorum. İnsanlar sırtüstü uzanmışlar, ben üzerlerinden yürüyüp geçiyorum ve onlar aşağıdan bana bakıyorlar.11" Monroe'nun kariyeri ilk adımlarından itibaren bakış üzerine kurulur. İlk işlerinden biri bir diş macunu reklamında, üzerinde mayo ile rol almak olmuştur. Beklenenin aksine Monroe'nun bakılasılığı nedeniyle işlerini kaybettiği de olmuştur. Kimsenin onun yerine elbiselere bakmayacağı gerekçesiyle, mankenlik işinden atılmıştır. Meslektaşı June Haver, Monroe'nun erkek bakışının hedefi olması ile ilgili bir anısını şöyle anlatmaktadır: "Oturduğumuz evin arkasında güneşlenmesi gerektiği bir sahneyi hatırlıyorum. Marilyn mayosuyla sete gelip şezlonga uzandığında bütün ekip ona bakakaldı. Onu izlerken donup kalmışlardı. Çalışmayı bıraktılar ve yalnız ona baktılar.12" Monroe özel yaşamında olduğu gibi filmlerinde de erkek bakışının nesnesidir. Çerçeveye yerleştirilme biçimi, kameranın duruşu bütün filmlerinde tekrarlanır ve bunun amacı her seferinde aynıdır. Monroe, bunun gibi biçime ve içeriğe dair pek çok öğeyle bakışa tabi tutulur. Örneğin As Young As I Feel filminde Monroe bir sekreterdir. Patronunu görmek isteyen polisler geldiğinde, işini yapmakta, yani "aynaya bakmaktadır". Polisler patronun odasına girdikten sonra saçını taramaya başlar. Onun görevi budur, "kendisini bakılmaya hazır hale getirmek". Monroe, cinsellik üzerinden anlaşılır. Filmleri sürekli olarak bizim Monroe'nun cinsel kimliği ile ilgili arzularımızla oynar. Böyle bir kadın yalnızca erkekler için vardır. Kadının arzulanan cinsel partneri oynaması ise, erkeği arzunun suçundan mahrum bırakır. Kadın=cinsellik mesajı, aynı zamanda kadının kendi cinsel arzusu sorununu gündeme getirir. Monroe'yu arzu edilir kılan kadının cinsel arzusu konusunda ısrarlı olmamasıdır. Kadının arzusu, erkeğe yönelik değildir, kendi bedenine duyduğu narsistik bir arzuyla bağlantılıdır. Monroe'nun imajında da böyle narsistik bir vurgu vardır. Çoğunlukla kendisine sarılırken ve kendisini okşarken gösterilir13. ERKEKLERLE OLAN İLİŞKİLERİEşi Arthur Miller, Monroe'nun bütün erkekleri ertelenemez gereksinimleri olan ve yaşamlarındaki tek iş bunları karşılamak küçük oğlanlar olarak gördüğünü söylemektedir14 ; ancak Monroe'nun "hayranlık duyacağım bir erkek istiyorum, ama gözümü korkutmasını istemiyorum; bana iyi davranacak bir erkek istiyorum, ama beni bebek yerine koymasını istemiyorum15" şeklindeki sözleri erkekler karşısında bir çocuk gibi masum ve ürkek olanın Monroe olduğunu göstermektedir.
Ancak Monroe'nun hayatına giren bütün erkeklerin bu şekilde duyarlı ve çaresiz olduğu söylenemez. Yönetmen Elia Kazan, Monroe'nun uzun zamandır yalnız olduğunu öğrendikten sonra, onu "yoklamaya" karar verdiğini söylemektedir. Kazan'a göre, o dönemde genç kadın oyunculara ganimet gözüyle bakılırdı, onlar da erkekler tarafından avlanmayı, alt edilmeyi beklerlerdi. Kazan da "eğer ciddi bir ilgi gösterirsem, ki böyle bir ilgi duyuyordum, başarılı olmam kaçılmazdı" sözlerinden anlaşıldığı üzere, Monroe'ya bir insandan çok, bir av gözüyle bakmaktadır. Monroe'nun sadece aşk ilişkisinde bulunduğu erkekler değil, iş ilişkisinde bulunduğu erkekler de ona karşı anlayışsızdırlar. Yönetmen Harmon Jones "Gözyaşlarına hakim olamıyor. Ne zaman ona ihtiyacım olsa ağlıyor. Böyle olunca da gözleri kızarıyor ve şişiyor19" diyerek onu duygularına hakim olmaktan aciz, ruhsal problemleri olan biri olarak resmetmiştir. Yeni Güne Başlarken filminin yönetmeni Fritz Lang "Stüdyoya gelmekten cehennemi bir korku duyuyordu, sürekli geç kalıyor, replikleri aklında tutamıyordu ve çalışmanın çok yavaş ilerlemesinden kesinlikle o sorumluydu20" diyerek filmdeki tüm aksaklıkların faturasını Monroe'ya çıkarak kadar ileri gitmiştir. Onunla Bazıları Sıcak Sever filmini çeken Billy Wilder "Sürekli geç geliyordu ve bir çekimin yeniden yapılmasını istiyordu, sonra bir çekimin daha, sonra bir başka çekimin daha...Strasberger ona ne olursa olsun, tamam olduğunu hissedene kadar yinelemesi gerektiğini öğretmişlerdi21" diyerek Monroe'nun kendine güvenmediğini ifade etmektedir. Sevgilim, Keşke Daha Genç Olsaydım filminde birlikte çalıştığı Yönetmen Howard Hawkes "Önemi arttıkça, korkusu da artıyordu. Yeteneklerine kesinlikle güvenmiyordu22" diyerek aynı görüşü vurgulamaktadır. Marilyn'le başka film çekip çekmeyeceği sorusunu ise Wilder alaycı bir şekilde yanıtlamıştır: "Ben bu konuyu hem doktorumla, hem psikiyatrımla konuştum, her ikisi de benim böyle bir şeyi yeniden yapmak için çok yaşlı ve fazla zengin olduğumu söylediler.23" FİLMLERİNDE CANLANDIRDIĞI KARAKTERLERİN MESLEKLERİ Monroe'nun ilk iki filmi olan Scudda Hoo! Scudda Hay! ve Love Happy'de adı yoktur. Dangerous Years, The Fire Ball ve Right Cross filmlerinde "sarışın"dan öte bir ismi yoktur. İlk filmlerindeki meslekleri şunlardır24:
Tüm bunlardan çıkarılacak olan sonuç Monroe'nun prestijli rollerinde bile canlandırdığı karakterlerin sosyal statüleri değişmediğidir. Hollywood, onu sadece "güzel" olarak sürdürülebilecek işlerin kadını olarak sunmuştur. Bu da onun zihinlerdeki "aptal sarışın imajını güçlendirmiştir. APTAL SARIŞIN Hollywood'da özellikle 1960'lardaki feminist devrime kadar, erkekler tarafından üretilen klişeler kadını dünyayı rasyonel olarak kavramaktan aciz gösteriyordu; bu psikolojik olgunlaşmamışlığa işaret eden imgelerle canlandırılan bir eksiklik, nesneleri ayıramamak ya da dış dünyayla nesnel bir bağ kuramamak biçimde ortaya çıkan bir yeteneksizlikti25. Bu bölümde incelenecek olan "aptal sarışın" miti de bu klişelerden biridir.
Bu aşamada, "sarışınlıkta bu kadar arzu edilir olan ne vardır?" sorusunu yanıtlamak gerekir. Sarışınlık, özellikle platin sarışınlığı beyazlığın, zenginliğim, altın ve gümüş rengi elbiselerin ve mücevherlerin sembolüdür. Ayrıca sarışınlık ırksal olarak mutlak bir ayırım çizer, beyaz kadını, siyah, sarı erkekten ayırır ve uzak tutar. Beyaz kadın, cinselliğin simgesidir. Sarışın kadın sadece arzu edilirliği değil, kadın olan kadını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır27 . Arthur'un kardeşi Kermit'nin "bütün ince renk ayrımlarını parlak uç noktalara taşıyan sarışın bir melek28" olarak tanımladığı Monroe, aslında doğuştan sarışın değildi. Ayrıca iddia edildiği gibi aptal da değildi. Aptallık, çoğu kez erkeklerin ona yakıştırdığı bir özellik oldu. Sir Laurence Olivier'ın ileri sürdüğü gibi Monroe'nun yapması gereken tek şey seksi olmak mıydı?29 Makyajcı Allen Snyder'ın dediği gibi o yalnızca yeterince güzel görünememekten mi korkuyordu? Monroe ölümüne kadar sarışınlığın ağır yükünden kurtulamadı, Zanuck ona aptal sarışını oynamasını emrediyordu. Bu roller daha sonra Monroe'nun üzerine yapışıp kaldı. Collier's and Look'da Hollywood'un 1951 Model Sarışını30" olarak lanse edildi. Monroe doğallığını ve cinselliğini "Monroeism"ler olarak bilinen gaglarda birleştirdi. Bu fimler aptal sarışın geleneği ile birebir bağlıydı ve cinsellikle iç içe geçmişti. Gagları çok zekice olsa da, filmlerinde aptal sarışını canlandırır. Aptal sarışın geleneği doğaldır, çünkü aptal sarışın dünyanın rasyonel ellerinden uzaktır. Komedi filmlerinin bir figürüdür, çünkü alışılmamış bir şekilde çekicidir. Cinsel etki ve cinsel doğallığın tezadı komediyi yaratır31. Monroe'nun filmlerindeki aptal sarışın imgesine örnek vermek gerekirse, Uyuyan Prens filminde, Olivier "güzel genç bir kadının öpücüğü ile uyanacak olan uyuyan bir prens" olmakla ilgili bir konuşma yaptığında, Monroe "Yani beni öpmek istiyorsun" der. Yani, Monroe, Amerikan, çocuksu, duygusal, doğrudan olandır, Olivier ise Avrupalı, akılcı ve sofistikedir. Cinsel oyunları oynadığını bilmeden oynamak gibi çelişkiler, Monroe'nun cinsellik ve masumluk çelişkisiyle uyumlu olur. Eski eşi Fred'in "Hemen ağlayıveriyorsun, çünkü beynin gelişmemiş. Memelerine göre o bir embriyo sayılır. Senin zihnin hareketsiz. Yaşam üzerine asla düşünmüyorsun. Senin suyun üstünde tutan kanatların sayesinde oradan oraya süzülüyorsun32" dediği Monroe'nun zekasının derinliğini şu örneklerden anlamak mümkündür. Örneğin Natasha Lytess ile tanışmasından sonra, feminizmin kızkardeşlik ilkesine de uygun olarak Tolstoy ve Turgenyev'i okumuştur33. Okumaya meraklı olan Monroe, film çalışması bitince tarih ve edebiyat eğitimi almak istiyordu. Bir dönem Los Angeles'taki Kaliforniya Üniversitesi'ne kaydolup sıradan bir öğrenci gibi derslere katıldı. Mailer'e göre o perdedeki herkesten daha canlıdır ve daha çok enerjisi ve mizah anlayışı vardır34. Miller da, Marilyn'in özellikle onun kişiliğini ve tarzını aşağılamak isteyen ısırgan tipleri alt etmek için kullandığı "ironik dokundurmaları ve kuru mizahı, nefes alabilmesini sağlayan oksijeniydi onun"35 dediği mizah duygusunu seviyordu. Aktör George Sanders Monroe'nun konuşmalarının şaşırtıcı bir derinlikte ve kafa karıştırıcı olduğunu, onun entelektüel konularla ilgilendiğini, varlığında yoğunlaşmanın çok zor olduğunu söylemektedir36. O, gerçekten de Arthur Miller'in dediği gibi, Monroe yaşamın saldırısına hedef olmuş, inanılmaz bir zekaya sahipti. İçinde yaşadığı kültür bunu yerle bir etmiş, onu yalnızca bir baştan çıkarıcı güzel olarak görmüştü. O da rolünü oynamıştı. Ama başka bir boyutunu göstermek için izin verilmesini istediğinde aynı kültür ona izin vermemişti37. Sir Laurence Olivier, onun için "Farkında bile olmadığı bir zekayla dolu bu bakışlar başka kimse de yoktur. Beyazperdede güçlü bir kişiliği vardı. Birinci sınıf bir oyun sergilerdi. Belki ben de ona ve kendime karşı hırçın ve duygusuz birisi gibi davrandım, çünkü kariyerimin tehlikeye düştüğünü hissetmiştim. Ben 50 yaşımdaydım. Eğer Marilyn kendimi 20 yaş genç hissetmemi başarabilseydi, ne güzel bir anı olurdu bu benim için. O harikaydı, herkesten iyiydi38 " bütün bunlar Monroe'nun entellektüelliğini ve zekasını yok sayanın erkek denetimli bir sistem olduğunu düşündürmektedir. Sahnedeki ihtişamıyla, mizah duygusuzluğuyla kendisinin bile fark edemediği bir şekilde çaresizliğe düşürdüğü erkekler belki de onu "aptal sarışın" rollerine hapsederek hem güzel, hem de zeki olan bu kadından intikamlarını almış olabilirler. Monroe'nun zekasını en güzel ifade eden ve özetleyen sözler "Bir aptalı oynaması için insanın çok akıllı olması gerek" diyen eleştirmen Ado Kyrom'dan gelmiştir. Susan Strasberg de kitabında Monroe'nun düşündüğünden daha zeki olduğunu belirtmektedir39. Onun, Susan'ın babası, Lee Strasberg'e ve Arthur Miller gibi entelektüel erkeklere karşı zaafı olması bile bu zekanın bir kanıtıdır. Monroe'nun bu entelektüel zekasının yanında, hayatını kolaylaştıran pratik zekası da vardı. Örneğin Miller'ın annesi Augusto'dan öğrendiği tarifle kendi yaptığı makarnaları fön makinesi ile kurutmaktaydı. Bir filmde giyeceği krem rengi elbisesine uyması için küçük beyaz duvağını kahve ile boyamıştı. Makyajcısı Allan Synder onun kimsenin bilmediği ve kendi keşfettiği makyaj hileleri olduğunu söylemiştir. Marilyn Uyuyan Prens filminin tanıtım galasında Laurence Olivier'a gerçekten de cin fikirli bir tanıtım numarası hazırlamıştı. New York'taki basın toplantısı sırasında, kurnazca bir stratejiyle, elbisesinin askılarından birinin kopmasını sağlamış, eleştirmen Judith Christ bir çengelli iğneyle yardımına koşmuştu. Böylece film için gerekli ön propaganda halledilmiş oldu. Gerçekten zeki bir insan olan Monroe, "Sarışın"lı şablon filmlerden çok insanlarla ilgili, düşünceye ağırlık veren ciddi filmlerde oynamak istiyordu. Bu filmlerde oynamış olmasının gerekçesini ise "Oynamak istediğim daha iyi rolleri almak için işbirliği yaptım. Görüntülerimin pek çoğundan hoşlanmıyorum. Seks rollerinden sıkıldım. Artık seks rolleri oynamak istemiyorum" diyerek açıklıyordu. "Başka bir şeyler denemeyi gerçekten çok istiyorum. Var gücümle cezbedici, ayartıcı bir eda yaratmak korkunç zor oluyor. Ben aslında Berry The Dead'deki Julie'yi, Faust'taki Gretchen'i, Grandle Song'daki Teresa'yı oynamayı yeğlerdim. Sonumun komedyenlik olmasını istemiyorum40." The Seven Year Itch filmindeki rolü için Susan Strasberg'e "Umarım bu oynamam gereken bu tip rollerin sonuncusu olur. Eğer bu filmlerde oynayacaksam, onun yerine bir fabrikada çalışmayı tercih ederim. Bir metot aktrisi nasıl aptal sarışını yaşayabilir ki?41" demişti. Bu rolleri oyunculuk yeteneğini aşağıladığını düşünmekteydi ve bu sözleri, onun kimsenin kulağına ulaşmayan imdat çağrısıydı. Yine de Monroe çelişkili mesajlar veriyordu. "Sorun bu, bir seks sembolü şeyleşiyor. Ben bir şey olmaktan nefret ediyorum" diyor, ardında da "ama eğer bir şeyin sembolü olacaksam, bunun seks olmasını yeğlerim42" diye ekliyordu. Belki de bu kararsızlığı onun Hollywood sistemi tarafından öğütülmesine sebep olan zayıf noktasıydı. YETENEKLİ BİR OYUNCU Monroe'dan ilk kez Elmas Hırsızları'ndaki rolünden sonra söz edildi. Monroe o günden bugüne dillerden düşmedi ve büyük ihtimalle de hiçbir zaman düşmeyecektir. Monroe'nun bu kadar çok konuşulmasının tek sebebi güzelliği miydi, yoksa yeteneğinin de bunda bir etkisi var mıydı? Monroe'nun da bağlı olduğu ve metot oyunculuğunu başlatan Actor's Studio'nun en önemli ismi Strasberg'in "Ben yüzlerce aktör ve aktrise ders verdim, onlarla stüdyolarda çalıştım. Bunlardan yalnızca ikisi diğerlerinden farklıydı: Marlon Brando ve Marilyn Monroe43" şekildeki sözleri onun ne kadar yetenekli olduğunu ispatlamaktadır. Mutlu Aşk filminde rol arkadaşı olan Groucho Marx "Şaşırtıcı bir olay, bu kız hem Mae West, hem Theda Bara, hem de Bo Peep, hepsi bir kişilikte toplanmış44" sözlerinden onun sinema tarihine adını yazdırmasının sebebinin sadece güzelliği olmadığını göstermektedir. Sybil Thorndike ise, Sir Laurence Olivier'a şöyle demektedir:"Bu sahneyi iyi oynadın Larry. Fakat Marilyn yanındayken kimse sana dikkat etmez. Onun tarzı ve zamanlaması tek kelimeyle enfes. Geç geldiğinde ona böyle sert davranma canım, ona çok ihtiyacımız var.45" Filmlerine damgasını vuran odur, o olunca ne yönetmenin, ne erkek oyuncunun, ne de konunun bir önemi vardır. Önemli olan filmde Monroe'nun olmasıdır. O dönemde gazetelerde çıkan "Marilyn'in oyunculuğu etkileyici hatta zaman zaman mükemmele ulaşıyor. Yurtsuz kalmış, şaşkın bir insan etkisi uyandırıyor ve bununla da bize garip biçimde dokunan bir heyecanı cisimleştiriyor." şeklindeki haberler Monroe'nun yeteneğinin kamuoyunda da kabul görmeye başladığını göstermektedir. Nitekim Monroe, 13 Mayıs 1959'da Uyuyan Prens filmi ile İtalyanlar nezdinde en az Oscar kadar önemi olan David di Donatello ödülünü aldı. Bu durum, onun oyunculuğunun profesyoneller tarafından da kabul görecek kadar üstün olduğunu gözler önüne sermektedir. PLAYBOY'UN MUHAFAZAKAR PIN-UP'I 1953 yılında Monroe Amerikan film dağıtımcıları tarafından ilk kez top kadın yıldız olarak seçildi. 1953 yılı en seksi yıldızın, yıldız olabildiği bir dönemdi. Aynı yıl Monroe'nun Playboy'un Golden Dreams takvimindeki fotoğrafları ortaya çıktı. Bu fotoğrafların ortaya çıkarılış öyküsü, Hollywood sinemasının kadın yıldızlarını nasıl kurban haline getirdiğinin bir göstergesidir. Bir şantajcı, Jack Wald'a telefon ederek, Marilyn'in çıplak fotoğrafları karşılığında 10 bin dolar istemiştir. Ama Jack Wald'ın endişesi çıplak fotoğrafların ortaya çıkması değil, çıkmaması olmuştur. Ya şantajcı korkup da bu fotoğrafları ortaya çıkarmazsa ne olurdu? Bunun üzerine Wald fotoğrafları bizzat kendisi bulup yayınlattı46. Playboy Dergisi'nde çıkan pin-up'lara rağmen Monroe'nun muhafazakar bir yanı olduğunu söylemek mümkündür. Eşi Arthur Miller, onun bu dünyada olamayacak bir güvenlik arzulayan bir kadın olduğunu söylemektedir. Maerker ise onun muhafazakar bir kadın olduğunu, erkeğine hürmet etmeyi arzuladığını, onun gömleklerini yıkamak ve ütülemek istediğini, tüm bunları da sözcüklere döktüğünü belirtmektedir. Monroe'nun "karısı briç oynadığı için adamın temiz gömlek giyememesine katlanamam47." sözleri onun bu muhafazakar yanının bir göstergesidir. BAZILARI SICAK SEVER (1959) Mulvey'e göre film toplumu yansıtmaktadır48. Bazıları Sıcak Sever (Yönetmen: Billy Wilder) filminin Amerika'nın 1950'lerdeki yüzünü yansıtıp yansıtmadığını anlayabilmek için dönemi kısaca değerlendirmek gerekmektedir.
Bu dönemde cinsellik filmlerde daha da önemli hale gelmektedir. Monroe da, Golden Dreams takvimindeki çıplak fotoğraflarıyla ve tamamlanmamış Something's Got To Give filmindeki banyo sahnesiyle başlı başına bir tabu yıkıcıydı. O dönemin filmleri kadın ve erkek kahramanları sevgi açısından değil, bakirlik/bakirelik açısından ele almaktaydı. Arzu edilirlik 1950'lerde kadınların erkekleri mutlu etmek için sahip olmaları gerektiği düşünülen bir özellikti. Monroe, arzu edilen kadının şablonuydu. Arzu edilen kadın, beyaz, çoğunlukla sarışındı, en genel tanımıyla Monroe gibiydi. 50'lerin Amerika'sına egemen olan bir olgu da "anti-entellektüellizm"dir. Herkes tarafından sevilme isteği de (The Willy Loman Complex) sabit bir fikir halini alan bir Amerikan saplantısıdır. Bu gereksinime sahip değilmiş gibi görünen Marilyn Monroe, genelde kadınların desteklemediği ve özdeşleşmediği bir stardı. Kadınlar, Monroe'ya ancak ölümünden sonra sevgi ve saygı duydular ve onu erkek şovenizminin kurbanı olarak gördüler. Monroe, 50'lerde yalnızca erkeğe özgüymüş gibi görünen cinsel gereksinimlerin giderilmesini veya arttırılmasını sağlamak amacıyla varolan bir yalanın kurmacasıydı. Onun yaklaşımı, doyum sağlayan ve karşılığında bir şey istemeyen mastürbasyon fantezisi olarak kaldı50. Monroe, 20.yy'da feminizmin en düşük seviyesinde olduğu dönemde ortaya çıktı, bütün kariyeri ve röportajlarındaki sözleri erkeğe sunulan arzu edilir oyun arkadaşı mitinin bir parçası olarak anlaşıldı. Lynne Segal'e göre erkekler 1950'lerde evcimenleşir. Bu durum Hollywood'a da yansır. Sert erkekler gözden düşer. Savaş sonrası bu evcimenlik kültüründe kadın yıldızlar, erkekleri uygarlaştırmakla meşguldür51. Eleştirmen Leslie Halliwell'dan, "Komedi tarihinde bir kilometre taşı...Zeka düzeyi, bir tür tehlike duygusuyla birleşerek sonuna dek insanı sürüklüyor. Çok taklidi yapılmış ama asla düzeyine yaklaşılamamış bir film." Pauline Kael'dan ise, "İçki yasağı döneminde geçen, travestilik, cinsel iktidarsızlık, cinsel rollerin değişmesi, eşcinsellik gibi temalara dayanan, ama hepsinden masumiyetini koruyarak çıkan bir film..." şeklinde eleştiriler alan Bazıları Sıcak Sever filmine ilişkin Monroe'nun hislerini şu şiirinden anlayabiliyoruz:
Bunun benim en iyi filmim olduğunu söylüyorlar Filmde Monroe'nun canlandırdığı karakter olan Sugar'ın tek amacı vardır: Bir milyonerle evlenmek. Coward'ın da belirttiği gibi güçlü, zengin ve toplumsal statüsü yüksek erkeklerin cazibesi, romansın özüdür54. Filmin konusu şu görüşlerle özdeşleşmektedir: Pek çok kadının kafasında tek bir düşünce egemendir: "Bir erkeğim olmalı." Bu düşünce, kadınların öteki düşüncelerinin tamamını sömürüp tüketecek kadar gözlerinde büyümüş, bir saplantıya dönüşmüştür. Öyle ki, yaşamın kalan bölümünün tamamı, bu kadınlarda bu düşünceyle karşılaştırılınca boş, yararsız, bayağı ve ölü bir görünüm almaktadır . Yetiştirme tarzınıza ilişkin her şey bize bir başkasının parçası olacağımızı; ölene kadar mutlu bir evlilikle korunacağımızı, destekleneceğimizi, dibe batmaktan kurtulacağımızı söylemiştir. Tony Curtis'in canlandırdığı Joe, Sugar'ın bu isteğinden haberdar olunca gözlüklü bir milyoner kılığına girerek Sugar'ı elde etmeye çalışır. Mulvey'e göre filmin kadın kahramanı yalıtılmıştır, gösterişlidir, teşhir edilmektedir, cinselleştirilmiştir. Ama anlatı ilerledikçe esas erkek kahramana aşık olur, dışsal parlak niteliklerini, gösteri kızı çağrışımlarını yitirir . Bu filmde, izleyicinin asıl görmek istediği Monroe olduğu için, kadın karakter büyüleyici güzelliğini filmin sonuna kadar korur. Feminist harekete göre kadınlar sadece kendilerine destek olacak bir erkeği cezbetmeye çalışmakla kalmıyorlardı, bunu yapabilmek için erkeklerin istediği kalıba girmeye hazırdılar . Bu film ise erkeğin, kadını etkileyebilmek için, kadının istediği kalıba girmesi açısından ilginçtir. Ama erkeğin böyle bir "fedakarlıkta" bulunmasının sebebi, sadece kadının cinsel çekiciliğidir, güvenlik arzusu değildir. Dyer'a göreyse, film boyunca Sugar kendisini güvende sandığı için savunmasız bırakmaktadır. Joe'ya gözlük takan (gerçek hayatında da Monroe gözlüklü erkeklere özel bir ilgi duymaktadır) zengin bir erkekle evlenmek istediğini söyler. Bu bilginin ışığında Joe kendisini değiştirir. Sugar yine kendisini güvende zanneder, Joe'yu uzun uzun öper. Bizim filmden almamızın beklendiği zevk sadece Monroe'nun kendisini erkeğe teslim etmesi değildir, aynı zaman da bütün savunmalarının tamamen ortadan kalkmasıdır. İstediğimiz anda ve şekilde ona sahip oluruz . Gerçekten de film, kadın izleyiciye Monroe'nun güzelliğinden alınan eril bir hazdan daha fazlasını vaat etmez. Kadın izleyici için, iki erkek karakterin de hiçbir cinsel çekiciliği yoktur, kadının alması beklenen haz, erkeğinkinden farklı olmayarak "Sugar" karakterine yüklenmiştir. Filmin, Monroe'nun cinsel kimliğiyle diğer filmlerden hiç farklı olmayan bir şekilde oynadığı söylenebilir. Filmin bu tür bir filmden umulmayacak tek olumlu yönü, Sugar için kendini değiştiren erkek karakterdir. Bu olumlu nokta dışında film, kadını nesneleştirir, cinsel kimliğe indirger ve özelde Monroe'yu kurtulmak istediği "aptal sarışın" kimliğinin içine hapseder. BİR SİSTEM KURBANI Susan Brownmiller 1975'te yazdığı Against Our Will adlı kitabında belirttiği gibi kadınların erkeklere çekici gelebilmesi, kurbanı oynayabilmelerine bağlıdır. Brownmiller, Monroe'yu da üzerinde en çok çalışılmış, en güzel ve ünlü kurban olarak isimlendirir . Gerçekten de bir filmde annesini canlandıran Adele Jergens'in, "Ağlayarak bana annesini kaybettiğini anlatmıştı ve tıpkı filmlerdeki koro kızları gibi, toplumdan dışlanmanın ne olduğunu biliyordu. Marilyn muhtemelen korunmaya gereksinimi olmasa da, insanın içgüdüsel olarak korumak istediği kızlardandı" demesi Monroe'nun bir kadının gözünde bile kurban imajına sahip olduğunu göstermektedir. Monroe'nun bu kırılganlığı sahne dışındaki imajıyla da sağlamlaştırılır. Monroe'nun bir kurban olduğunu bize gösteren en önemli noktalar şu şekilde özetlenebilir:
Bu özelliklerinin çocuğunun Monroe'nun cinsel kimliği ile bağlantılı olması dikkat çekicidir. Bir diğer ilgi çekici nokta ise bu hikayelerin bir medya çarpıtması olmaktan ziyade, Monroe'nun kendi isteği ile sunduğu cinsel temsili olmasıdır. Yetim Jeane, hayranlık duyacağı bir insan arıyordu. Bir baba olarak benimsediği, Clark Gable'la yıllar sonra kamera karşısına geçtiğinde gerçekten mutlu olmuştu, ama Gable onun bu mutluluğunu "şımarıklık" ve "histeriklik" olarak yorumlamıştı. Oysa, bir yetim olarak büyüyen Monroe'ya, hayat her zaman en kötüyü beklemek gibi bir alışkanlık geliştirmeyi öğretmişti. Onun tek beklediği biraz anlayış, cinsiyetinden ve cinselliğinden bağımsız bir muameleydi. Hollywood'un erkek egemen sistemi ona hiçbir zaman bu şekilde yaklaşmadı. "Bay Zanuck beni yalnızca Norma Jeane olarak görüyordu ve Norma Jeane her zaman nasıl davranılmışsa bana öyle davranıyordu " sözleri mazur kaldığı insanlık dışı tavırların bir göstergesidir. İlk kez makyaj yaptığı zaman için "Bu benim ilk kez kendimi seviliyor hissettiğim andı, daha önce kimse saçımı veya yüzümü fark etmemişti"diyen Monroe, çocukluğu boyunca bir çocuğun annesinden beklediği sıcaklığı bulamamıştı. Sonunda, ünlü olarak güce kavuştuğunda hayattan ve herkesten intikam almak istiyordu. "İnsanlar beni görmek için deli oluyorlar. Onlara bakınca, annesinin dahi görmek istemediği o küçücük kızı, kimse tarafından sahiplenilmediğim yılları hatırlıyorum. Beni şimdi görmek isteyen insanları cezalandırarak müthiş bir haz duyuyorum, fakat gerçekte onları değil, geçmişte beni Norma Jeane olarak görmek istemeyen insanları cezalandırıyorum " derken aslında silahını kendisine doğrulttuğunu bilmiyordu. Artık cinselliğini bir silah olarak kullanmamak istediğinde ise sistem ona izin vermiyordu "Değişmeye çalıştığımda insanların düşmanlığını hissedebiliyorum. Zaten değişebileceğime de inanmıyorlar. " Marilyn'den yani, Hollywood versiyonundan vazgeçmeye çok korkuyordu. Monroe'nun hayatını en güzel şekilde özetleyen kelime belki de "acı"dır. "Eğer kendim olamıyorsam, başka biri olmanın ne anlamı var ki?" diyor ve yaşadığı acılara katlanmak için kendi kendimi kandırmayı öğrenmek zorunda kaldığını söylüyordu. "Bütün kapılar yüzüme kapanmış gibiydi. Her şeyin dışında kaldığım duygusu içindeydim. Yapabildiğim tek şey, her şey hakkında hayal kurmak, mış gibi davranmaktı" sözlerinden sürekli kendisinden ve gerçeklerden kaçtığını anladığımız Monroe'nun tek kaçış yolu ne yazık ki hayalleri değildi. Alkolün sağaltıcı olduğuna inanıyordu; hatta sürekli üzgün bakan köpeği Hugo'ya neşelenmesi için viski veriyordu. Alkol ve haplar onun sonunu hazırladı. SONHayat, Monroe için başından sonuna kadar çok zor olmuştu. Olduğu kişiyi sevmemişti, olmaya çalıştığı kişi de onu hayal kırıklığına uğratmıştı. "Yaşamım boyunca Marilyn Monroe'yu oynadım, Marilyn Monroe, Marilyn Monroe. Her zaman her şeyi daha iyi yapmaya çalıştım, peki sonuç ne? Yalnızca kendi taklidimi oynuyorum. Beni Arthur'a çeken şey de işte buydu...Onunla evlendiğimde, onun sayesinde Marilyn Monroe'dan uzaklaşmayı başaracağımı sanıyordum" diyordu. Miller'ın bu gerçeği fark ettiğini "Korkunç ve ölümcül olan, onunla bu yıldızın arasında hiçbir şey olmamasıydı. O 'Marilyn Monroe'ydu ve işte bu onu öldürüyordu" sözlerinden anlamak mümkündü. Ama Miller, ölüme doğru giden bu çaresizliği değiştirecek bir adım atamamıştır. "Hepimiz, onu seven herkes korkunç bir şeyler olacağını sezinliyorduk. Ürküten bir mutsuzluk sezinliyorduk" diyen Makyajcısı Allan Synder'ın sözlerinden, çevresindeki "onu seven herkes"in de onu kurtarmak için hiçbir şey yapmadığını ya da yapamadığını anlayabiliriz. Monroe, varolabilmek, hayatta kalabilmek ve sisteme yenilmemek için çok çaba sarf etmişti. "İnsan genç ve sağlıklıysa, pazartesi intihar etmeye karar verebilir ama çarşamba yine gülebilir" diyordu ve her düşüşünden sonra tekrar ayağa kalkmaya çalışıyordu. Ama 29. ve son filminde oynadıktan sonra artık gücü kalmadığını fark etti.. "Benim için bir gelecek olduğunu biliyorum ama ben onu bekleyemem." diyordu. Beklemedi de. 5 Ağustos 1962'de ölmeye yattı. "Kadınlar, Monroe'yu erkek şovenizminin hedefi olarak gördükleri için topa tuttular. Joan Crawford gibi kadın meslektaşları bile, "Cinsellik herkesin hayatında önemli bir yer kaplar. Ama birileri Monroe'ya aktrislerin aynı zamanda hanımefendiler olduğunu söylemelidir " gibi sözlerle Monroe'yu ahlaki değerlerden yoksun bir kadın gibi resmettiler. Hemcinsleri Monroe'yu ancak ölümünden sonra anlayabildiler. Onun, Hollywood'un ve hayatın; en geniş anlamda sistemin bir kurbanı olduğunu fark etmek için çok geç kaldılar. Artık onu anladıklarında çok geçti ve pek çok kadın onu desteklemedikleri için pişmanlık duydu. SONUÇ Roloff ve Seeßlen, Erotik Sinema adlı kitaplarında "Marilyn Monroe'nun uzun ve gerçekten de trajik mücadelesi -kendi içinde bir mitosa dönüşen, kadının baskı altına alınmışlığının ve de direnmesinin bir metaforu haline gelen mücadelesi- onun kendi kimliğini bulup dayatma, bir seks nesnesi olma statüsünü reddedip özgürleşme taleplerinin de bir ifadesiydi; Monroe'nun bu savaşı, seks tanrıçaları kültünü tamamlayıp sonunu getirdi aynı zamanda; seks bombalarının en kusursuz imajı, perdedeki en yetkin görünümüydü o, ama aynı zamanda da bu imajın olumsuzlanmasıydı" demektedirler. Monroe, seks tanrıçalığını onu bir yandan yaşayarak reddetmiştir. Ama, bu yine de onun yıkıma uğramasını engelleyememiştir. Monroe'nun "Bizler bu şehrin görebileceği en güzel dilencilerdik ve bizim gibiler pek çoktu. Güzellik kraliçeleri, neşeli kolej kızları, her eyaletten, şehirden, çiftliklerden, fabrikalardan, vodvillerden, oyunculuk okullarından gelen ev yapımı su perileri - bir de yetimhaneden gelen bir kız" sözleri Hollywood sisteminin bir özetidir. Hollywood sistemi, ünlü olabilmek isteyen yoksul kadınların; zengin erkek patronlar tarafından sömürülmesine dayalıdır. Bu sistem acımasızdır ve burada kaybedenler hep kadınlar; kazananlar ise hep erkeklerdir. Monroe, bu çok sayıdaki kadının arasından üne kavuşan sayılı kadından biridir. Hatta, sinema tarihinin en unutulmaz ismidir. Ancak, Monroe'nun bu başarısı, onun başarısızlığına ve mutsuzluğuna dönüşmüştür. Monroe'nun hayat hikayesi kadınlara önemli dersler vermektedir. Monroe'nun yaşadıkları, bir kadının zekasının, yeteneklerinin ve başına gelenlere rağmen ayakta kalma gücünün; aptal sarışınlığa, seks nesneliğine, bir fanteziye, içi boşaltılmış bir kimliğe indirgenmesini anlatır. Gerçek dünyanın küçük bir modeli olan Hollywood sisteminin Monroe'ya yaptıklarının, daha hafif dozlarla olsa da ayağı kayan her kadının başına gelebileceğini gösterir. Onun yaşadıkları bize; kariyerin, paranın ve şöhretin bile bir kadının hayatta kalabilmesi için yeterli olmadığı uyarısını yapar. FİLMLERİ Monroe'nun başlıca filmleri şunlardır:
Atayman, V. (1995). 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Duygu / Aşk Filmleri. Ankara: Bilgi Yayınevi. |
|
||||||||||||||||||