![]() |
belGelik/cöNTürk
|
![]() |
|||||||||||||||||
Ömrünün son demlerinde, emekliliğinden başını kaldırıp kendini gerisingeri edebiyata vurduğu, Konur Sokak'ta, Yüksel'de, Sakarya'da sıkça rastlanır olduğu dönemde Cöntürk'ün en yakınında bulunanlardan değildim. Ama doksanların ortalarına karşılık gelen bir altı, yedi yıllık sürede yazı çiziye ucundan kıyısından bulaşmışlığım, o sıralar Ankara'nın edebiyat çevrelerinde kendine düşe kalka bir yol arayan nice çömez gibi beni de Cöntürk'le bir biçimde buluşturmuş oldu. Ara sıra İzlek'in haftalık toplantılarına gelir, o ufacık han odasının bir kıyısına ilişip bizimle bazan dereden tepeden, ama çokluk yenice yayımlanmış ürünlerden, dergilerden, yeni şairlerden, öykücülerden konuşurdu. Kimi zaman da bir yerlerde rastlaşır, kah ayaküstü (ki bu 'ayaküstü' yerine göre bir saati bulabilirdi), kah bir kahve masasında söyleşirdik.
Cöntürk otuz küsür yıl aradan sonra edebiyata bir eleştirmen olarak değil, bu kez 'piyasadaki' eleştirmenlerin topundan daha sıkı bir gözetmen olarak döndü. Bu eşi görülmedik dönüşünü kendince nedenlere dayandırmış olsa gerek. Belki eski bir sevgiliye döner gibi, bir vefa borcunu ödemek üzere dönmüştü şiirlere. Belki hayatının son yıllarında kendini en sevdiği işlere yeniden vermekle huzur buluyordu. Belki de fazlaca ortaya sermekten kaçındığı, yazmaya üşendiği ya da yazmaktan çekindiği, yarıda kalmış projeleri vardı. Bunlar aslında pek kimseyi ilgilendirmemeli. Kesin olan tek bir şey var: Cöntürk'ün o yıllar boyunca geçmişten gelen bir Truva atı gibi aramıza karışmışlığı, yurt topraklarında yer etmiş tüm aydın davranış örüntülerini kırıp geçiyordu. Çoklarının o dönem Cöntürk'e karmaşık duygular beslemesinin ardında da bu yatıyor olmalı: bir nereye koyacağını, nasıl görmek gerektiğini bilememek hali. Kimse Cöntürk'e saygıda kusur etmemiştir ama, onunla bir arada nasıl var olunabileceği konusunda kesin bir uylaşıma da varılamamıştır. Bizden midir, bizden değil midir? Ne kadar içimizdedir, ne kadar dışımızdadır? Cöntürk yürüyen, düşünen, konuşan, kanlı canlı bir hayalet gibi gezinip durdu yıllarca aramızda: değerli, az bulunur olmasına karşın doğası gereği antikalaşamayan, bütün parçaları yerli yerinde olmakla birlikte asal işlevlerinin çoğunu yerine getirmeyi dışlayan, dolayısıyla şimdi neye yaradığını, nasıl işlediğini bilemediğimiz, bizi her karşılaşmamızda kendimizden şüpheye düşüren bir eski zaman makinası. Ben bunun da ötesinde, o dönem en azından benim gözüme fazlaca batmayan, ancak sonradan sonraya ayırdına varabildiğim iki noktaya parmak basmak istiyorum. Bir kere, Cöntürk yeniliğe, yeni olana hepimizden meraklıdır. Bu yenilik tutkusu kulağa pek basmakalıp gelebilir, ama edebiyatta yeniliğe sarılmak, yeniliği kabullenmek başka alanlara göre daha güçtür. Alışagelinen söyleyiş biçimleri, imge düzenleri, anlam kurguları, metinlerin rengi, tortusu insanın yazınsal algısına kene gibi yapışır. Ağzına Maltepe'den başkasını koyamayan kırk yıllık tiryakiler gibi, kırk yıl döne döne Tanpınar, Melih Cevdet, Cansever okursunuz. Sevdiğiniz yazarlar ev ahalisine karışır. Başkasını bünye kolay kaldırmaz, yeniler kolay kolay tat vermez. Üstelik yapıtların niteliğinin başaşağı gittiği bir edebiyat evreninde, günden güne bozulan, kağşayan bir dilde eskileri toptan bir kenara koyup çoğu hiçbir yere varmayacak cılız başlangıçları kaynağında görebilmek tutkusu bize bütün bütün yabancıdır. Bu yönüyle Cöntürk'ün yabani bir modernist, adının hakkını veren bir Jöntürk olduğu söylenebilir. Geçmişe takılıp kalmamak konusunda sımsıkı bir dirayet göstermiştir. Kimsenin gözünün yaşına bakmamış, kendini bile çiğneyip geçmiştir. İkincisi, bu yenilik arayışının elbet düşünsel bir temeli vardır. Cöntürk'ün bir yapıta, bir şiire gönül bağıyla bağlandığını ben kendim hiç işitmedim. Yapıta hep bir kol boyu uzakta durmayı yeğler. Hem edebiyata, hem edebiyatçıya yaklaşımına dengelilik, ölçülülük, mesafelilik egemendir. Bunda kendini bir zamanlar bağladığı Amerikan biçimciliğinin epeyce payı olsa gerek. Yalnız, Cöntürk'ün tavrı bugünün ölçüleriyle esasında Amerikan değil, tamı tamına İngiliz bir tavırdır. Hak edilmedik ölçüde güçlü kanılardan, amansız bir faydacılıktan, yersiz bir pragmatizmden arınmış, salt ne olup bittiğini doğru düzgün görmeye, anlamaya, çokluk doğru soruları sormaya yönelik incelmiş bir ilgi. Cöntürk ne Kıta Avrupası'na özgü abartılı soyutlamalara, ne de bunların Amerikan akademisinde sulandırılmış yorumlarına kulak asar. Belki de bu yüzden Cöntürk'ün saptamalarında ünüyle orantılı bir çarpıcılık arayanlar hep düş kırıklığına uğrayacaktır. Bilmeden, görmeden konuşmanın kural haline geldiği bir ülkede Cöntürk büyük sözler etmez. Tek tek olaylardan, kişilerden, yapıtlardan uzun uzadıya konuştuğu olur ama, çağa ilişkin çarçabuk genellemelere varmaktan alabildiğine kaçınır. Toptancılıktan çok bireşimciliğe yatkındır. Bilgisine tam anlamıyla vakıf olduğuna inanmadığı konularda bağlayıcı yargılara yönelmekte ivecenlik etmez. Cöntürk'ün bu özelliklerinin ardında bir hesap kitaplılık, inceden inceye tasarlanmışlık aramanın da alemi yok. Çoğu bir yetişme tarzıyla ilgili olmalı. Belli ki, kozasından dışarı adım atmadığı yıllar boyunca, şimdilerde az rastlanır niteliklerini elden bırakmamıştır. Sonuçta gelip hepsi bizim memlekette pek yer etmemiş bir 'iş ahlakı'na dayanır. Cöntürk bu bakımdan hepimizden daha Batılıdır. Sonunda büyük bir yapıt ortaya çıkarmak amacında olmasa bile el attığı işin yakasını bırakmamış, bizim yaptıklarımızı daha iyi tanımak için didinmiştir. Ama kendisi bu çabasında ne kadar ciddiye alınmıştır, o da ayrı mesele. Ben Cöntürk'ün gözetmen yıllarından kendimce iki ana sonuç çıkarıyorum. Birincisi, önemi belki ancak yaşlar ilerledikçe ortaya çıkan bir çeşit davranış bilgisi dersi: sebat, dirayet, alçakgönüllülük, açık fikirlilik, ölçülülük. Cöntürk'ün edebiyata olan neredeyse çocukça hevesi, üç buçuk emeğinin karşılığını tahsil etmekte sabırsızlanan, büyük adamlardan büyük şeyler beklemeye ayarlı bizlerin gözünde onun bu niteliklerini yer yer perdeliyordu. Bundan daha önemlisi, Türkiye'de edebiyatın değil ama, edebiyat eleştirisinin kurumlaşması, üniversiteleşmesi gerektiğidir. Cöntürk kalibresinde bir adam hayatının en verimli yıllarında gününün sekiz, on saatini niye başka bir işte geçirmiş olsun? Araştırmalarında neden bir kurumun olanaklarından yararlanmasın? Dahası, neden öğrenciler yetiştirmesin ya da bilgiyi ortaklaşa üretmenin yollarını aramasın? Cöntürk doğru düzgün bir üniversite ortamında mutlaka çok daha üretken, çalışmalarında çok daha sürekli olacaktı. Düpedüz söylemek gerekirse, memleket birçokları gibi Cöntürk'ü de heba etmiştir. Her şey günü gelip yazılmayı bekler. Doksanların Ankara'sının edebiyat tarihini kim yazacak? Hemen çoğu şey daha şimdiden artık sahaflarda bile bulamayacağımız dergilerde kaldı. Olup biteni, yazılıp çizileni anlatsa en iyi Cöntürk anlatabilirdi, ama o da bıraktı gitti. Onunla birlikte en azından benim için, ama sanıyorum başka birçokları için de, bir devir kapanmış oldu. Toprağı bol olsun.
|
|
||||||||||||||||||