![]() |
altYazılar | eleŞtiri
|
![]() |
|||||||||||||||||
-Sûrete bakarsan gözün ikidir. Sen onun nuruna bak ki o birdir- Mevlânâ Geride bıraktığımız yüzyılı bir tür sürgünler çağı olarak okumak mümkün. Politik görüşleri nedeniyle sürülenler, etnik kökenleri nedeniyle sürülenler ya da hayatta kalmak için gönüllü sürgünü tercih edenler. Koca bir ırkın, Yahudilerin, coğrafyadaki görülmemiş yolculukları, Neruda'nın anavatanından hain damgasıyla kovulması, Humeynî darbesinden sonra yeryüzüne yayılan İranlılar. Tüm bu örnekler yüzyıl içinde gerçekleşmiştir. Ama kuşkusuz sürgünün tarihi daha da eskidir. Sürgün, en genel anlamıyla politik erki elinde tutanların tasarrufu olarak değerlendirilebilir. Öldürmek yetkisine sahip erk, alacağı tepkilerden çekinerek, öldürmek yerine kovar. Bireyleri ya da bir topluluğu. Bazen de kovmaz; ama kaçmak zorunda bırakır. Bu yazı bağlamında sürgün sözcüğü bir zorun itkisiyle gerçekleşen her türden göçler için kullanılacaktır. Her sürgün, ardında bir itkiyle varolur. Yirminci yüzyılda bu itki, politik erk olmuştur. Ama görülmesi gereken, her sürgünün bir ruh (nefes, hayalet) ile birlikte sürüldüğüdür. Yaradılışın ruhuyla can bulan cüzî irade, kutsal can nefesiyle yer yüzüne sürülmüştür. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, tarihi gerçek kılmak isteyen sınıf, Avrupa üzerinde gezinen komünizm hayaletinin eylem nefesiyle sürülmüştür. Yeryüzünde ulus devletin faşizmine dayanamayan etnik bilinç, iktidarsızlaşan dil nefesiyle sürülmüştür.
Bu yazı dahilinde bu üç sürgünlük durumu için üç temsilci önerilmektedir. Birinci sürgünlük durumu için gönülde sürgün tanımı kullanılabilir. Gönülde sürgünlüğün temsilcisi Mevlânâ'dır. İkinci durum coğrafyada sürgünlük durumudur; temsilcisi Nâzım Hikmet'tir. Üçüncü örnek ise dilde sürgün olma durumudur ve temsilcisi Paul Celan'dır.
Vuslat zamanı, kavuşma günüdür. Parçanın, bütünün yörüngesinden çıkıp merkezine, iç atmosferine doğru yola çıkmasıdı, ölümünden hemen önce söylediği gibi "şeb-i arus" tur. Gönülde sürgününün murâdı gönle gömülmektir. Eğer gönülde sürgüne çıkmasa dilediği yere gömülemeyeceğinin farkındadır Mevlânâ:
Edward Said'in Kış ruhu olarak adlandırdığı sürgün hali için yaptığı şu belirlemeyi anmak gerek:
Eğer konuya Said gibi, yalnızca coğrafyada sürgün olarak bakılsaydı, bu saptama kusursuz olacak ve Hz. Muhammed'in, Musa'nın, İsa'nın sürgünleriyle taçlandırılacaktı. Ancak söz konusu olan gönülde sürgünlük olunca, kurtuluşa kavuşmak için sürgün olmak değil, kurtuluşu hak edebilmek için sürgün olmak anlamında anlaşılmalıdır. Böyle bir durumda, kurtuluşa duyulan özlemin acısından çok, kurtuluşa erişebilmek için nefsini eğitmenin, bütününden ayrı kalmaya onu hak etmek için katlanmanın acısından söz edilebilir. Gönülde sürgün olan kişi eğer hala bir kimlik taşıyorsa ya da bu kimliği anlamlı kılmaya çalışıyorsa, kurtuluşunu kendi eliyle öteliyor demektir.
Gönülde sürgüne çıkanların mekânı yoktur artık, kimlikleri yoktur. Gözlerinin gördükleri değil, gönüllerinin sezdiklerine kulak verirler.
(Moskova'daki mezarına yoldaşları koca bir kaya oturtmuştur.) Nâzım'ın kurtuluşu, halkların kurtuluşuydu. Yine Said'e dönersek: Bu sürgün yoluyla kurtuluş görüşü öncelikle dini bir nitelik taşımaktadır, ama bir çok kültür, siyasi ideoloji, mitoloji ve gelenek bu görüşü sahiplenmiştir. Sürgün daha iyi bir durumun zorunlu önkoşulu haline gelir. (Said 38) Nâzım sürgündeydi ve daha iyi bir durumun zorunlu önkoşulunu yaşıyordu; ancak kurtuluştan önce öleceğini de anlamış, daha iyi durumun kendisi için gerçek olmayacağının farkına varmıştı. Son şiirlerine bakıldıkta, ölümden korku duyduğunu söylemek yanlış olmaz. İdama giden bir mahpusun karısının başının dik olması gerektiğini öğütleyecek kadar cesur bir insanın yine de ölüm karşısında ürperti duyması anlaşılabilecek bir şeydir. Çünkü Mevlânâ bedenin toprağını, aşkın nuruyla temizleyerek göğe ağacağı günü düşlerken, Nâzım için beden ve toprak biricik gerçekliklerdi. O kurtuluştan önce ölecekti, oysa Mevlânâ, öldüğü gün kurtulmuş olacaktı. Nâzım'ın hasreti toprağa ve bedeneydi, Mevlânâ'nınki ise topraktan ve bedenden arınmış nefese. Öyleyse coğrafyada sürgün için, kurtuluş her durumda bir ön kabul değildir. O halde coğrafyada sürgün için yaşamı katlanır kılan edimin altında yatan gerçeklik nedir? Bu sorunun yanıtını yine Said'den yola çıkarak bulabiliriz belki:
"[S]ürgün kişi, sürgünü bir fetiş haline getirebilir ve bu da onu her türlü bağlantı ve bağlılıktan uzaklaştırır" (39).
Eğer bu vargının doğru olduğunu kabul edersek, gönülde ve coğrafyada sürgün olanın bir noktada kesiştiğini söyleyebiliriz. Sürgüne dışardan bakan için sürgün bir mahvoluş, bir trajedi, bir koparılmışlıktır. Oysa sürgün açısından bakıldıkta o, gizemli bir hazzın kaynağı ve giderek, bizzat hazzın kendisidir.
18 yaşına kadar aile çevresinde konuşulan dil Almancaydı. Fransa'dan döndüğünde ailesini yok eden ve kendisini eritmeye çalışan kampın resmi dili olmuştu Almanca. Savaştan sonra birkaç aylık Viyana serüvenini saymazsak, hiçbir zaman Almanca konuşulan bir ülkede yaşamadı. Ama hep Almanca'da yazdı. Kendisini Fransa'da Seine Irmağı'nın sularına atana dek. Kişinin anayurdu, ana dilidir; bu sav söz belki de yirminci yüzyılın insanlık tarihine yaptığı en büyük felsefi katkılardan biridir. Celan kendini anayurdundan sürdü. Anayurdundan uzakta; ama anayurdunda yazdı. Parçalanmış yüzyılın parçalanan bir bireyi olarak; kendini dilinde sürgün kıldı. Bu, dilden sürgün kılış, aynı zamanda iletişim olanağının da ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. İntihar notları antolojisi yapılsa, orada Celan'ın Seine ırmağına atlamadan önce yazdığı nota rastlanamaz. Çünkü çok sevdiği oğlu ve karısına ve çıldıran Avrupa'ya söyleyecek hiçbir sözü yoktur ölürken.
Üç sürgün şairden söz ettik. Üçünün de sürgünlük nedenleri başkaydı. Biri varoluşunun sürgünü, diğeri toplumsal projelerinin sürgünü, sonuncusuysa kitle ruhundan iğrenmenin sürgünü. Mevlânâ sürgüne çıkarken aşkından, Nâzım vatanından, Celan ise dilinden yoksun kalmıştır. Ama ilki, yeryüzündeki aşkının (Şems) acısına göğüs gererek, düğün gecesiyle vuslata ermiş; diğeri, bir daha hiçbir zaman göremeyeceği vatanının en çok tanınan ve sevilen şairi olmuş; sonuncusuysa, iletişimi feda etmek pahasına, dilini temize çekmiştir.
Metin And'ın sık sık tekrarladığı inanç katmanlaşmasına değinmenin tam zamanı. And, özellikle Ortadoğu'da bazı kutsal mekânların yüzyıllardır, o bölgede yaşamış tüm dinsel inançlar için kutsal olduğunu ama her inanışın o mekânı kendi yorumuyla kutsal saydığına değiniyor: Sürgün olma durumunu bir yatır olarak düşünürsek, gönülde, coğrafyada ya da dilde sürgünün inançsal katmanlar gibi örgütlendiğini ama yerleştikleri yatırın, yani sürgün betiğinin, değişmediğini görürüz. Sürgünün her betikte daha güzel bir durum için göze alındığına şüphe yok. Her sürgünün içinde bir ortak nefes bulunduğunu söyleyebiliriz öyleyse. Aşkın, adaletin ve iletişimin nefesi. KAYNAKÇA And, Metin. Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası. İstanbul:Aksanat Yayınları, 1996. Celan, Paul. Neredeyse Yaşayacaktın. Çev:Oruç Aruoba. İstanbul:BFS, 1989 Cemal, Ahmet. Celan. İstanbul:Kavram Yayınları, 1998. Mevlânâ. Mesnevî. Cilt I, Çev:Veled İzbudak, Ankara:MEB, 1956. Hikmet, Nâzım. Yeni Şiirler. İstanbul: Adam Yayınları, 1991. Hikmet, Nâzım. Son Şiirleri. İstanbul: Adam Yayınları, 1991. Said, Edward. Kış Ruhu. İstanbul: Metis Yayınevi, 2000. |
|
||||||||||||||||||