altYazılar | eleŞtiri

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 BİR NEFESLE SÜRÜLENLERİN POETİKASI

Ahmet Orhan  

-Sûrete bakarsan gözün ikidir. Sen onun nuruna bak ki o birdir-  
Mevlânâ  

Geride bıraktığımız yüzyılı bir tür sürgünler çağı olarak okumak mümkün. Politik görüşleri nedeniyle sürülenler, etnik kökenleri nedeniyle sürülenler ya da hayatta kalmak için gönüllü sürgünü tercih edenler. Koca bir ırkın, Yahudilerin, coğrafyadaki görülmemiş yolculukları, Neruda'nın anavatanından hain damgasıyla kovulması, Humeynî darbesinden sonra yeryüzüne yayılan İranlılar. Tüm bu örnekler yüzyıl içinde gerçekleşmiştir. Ama kuşkusuz sürgünün tarihi daha da eskidir.

Sürgün, en genel anlamıyla politik erki elinde tutanların tasarrufu olarak değerlendirilebilir. Öldürmek yetkisine sahip erk, alacağı tepkilerden çekinerek, öldürmek yerine kovar. Bireyleri ya da bir topluluğu. Bazen de kovmaz; ama kaçmak zorunda bırakır. Bu yazı bağlamında sürgün sözcüğü bir zorun itkisiyle gerçekleşen her türden göçler için kullanılacaktır.

Her sürgün, ardında bir itkiyle varolur. Yirminci yüzyılda bu itki, politik erk olmuştur. Ama görülmesi gereken, her sürgünün bir ruh (nefes, hayalet) ile birlikte sürüldüğüdür. Yaradılışın ruhuyla can bulan cüzî irade, kutsal can nefesiyle yer yüzüne sürülmüştür. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, tarihi gerçek kılmak isteyen sınıf, Avrupa üzerinde gezinen komünizm hayaletinin eylem nefesiyle sürülmüştür. Yeryüzünde ulus devletin faşizmine dayanamayan etnik bilinç, iktidarsızlaşan dil nefesiyle sürülmüştür.

Bu yazı dahilinde bu üç sürgünlük durumu için üç temsilci önerilmektedir. Birinci sürgünlük durumu için gönülde sürgün tanımı kullanılabilir. Gönülde sürgünlüğün temsilcisi Mevlânâ'dır. İkinci durum coğrafyada sürgünlük durumudur; temsilcisi Nâzım Hikmet'tir. Üçüncü örnek ise dilde sürgün olma durumudur ve temsilcisi Paul Celan'dır.
Sürgününe başlayacağı başkente ulaşmak için uzun bir göçe kalkan Mevlânâ, doğduğu kentten, Horasan'dan, önce Bağdat'a, sonra Mekke'ye gitmiş; Şam üzerinden Malatya ve Erzincan'a uğrayarak Konya'ya yerleşmiştir. Bu uzun göç yolunda yanında bulunan babası "Sultânu'l-Ulemâ" Bahettin Velet ve karşılaştıkları alimlerden öğrenmiştir ki, vahdet-i vücûdun bir parçasıdır. Bütününden ayrı düşmüş, ete, kemiğe bürünerek sürgüne yollanmıştır. Bu sürgünden amaç, nefsini eğitmesi ve sınaması, yüreğini iki cihanın kapılarını açacak olan aşka açmasıdır. İlim ve irfan yoluna adım atmasıyla başlayan bu sürgün en dayanılmaz biçimini, hayatına giren ve ansızın yok olan Şems-i Tebrizî'ye rastlamasıyla bulmuştur. Şems'ten sonra anlamıştır ki, bütününe ulaşmadıkça anayurdunda değildir. Eşliğinde sürgüne çıktığı nefesle söyleşiye girerek bu ayrılığın acısını dile getirmeye başlamıştır. En büyük eseri olan Mesnevî'nin daha ilk beytinin, ilk mısrâında belirir bu acı:

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor.
Söyleşiye girdiği nefes de onu doğrularcasına:
Ayrılıktan parça parça olmuş kalb isterim ki, iştiyak derdini açayım

Aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar (Mevlânâ 1).

Vuslat zamanı, kavuşma günüdür. Parçanın, bütünün yörüngesinden çıkıp merkezine, iç atmosferine doğru yola çıkmasıdı, ölümünden hemen önce söylediği gibi "şeb-i arus" tur. Gönülde sürgününün murâdı gönle gömülmektir. Eğer gönülde sürgüne çıkmasa dilediği yere gömülemeyeceğinin farkındadır Mevlânâ:

O vehme âşık olan, doğrucuysa mecazi sevgisi, kendisini nihayet hakikate çeker, götürür (223).

Edward Said'in Kış ruhu olarak adlandırdığı sürgün hali için yaptığı şu belirlemeyi anmak gerek:
Demek ki sürgün, kimliği, hatta hayatın kendisini daha dolu, daha anlamlı kılmak için tahammül edilmesi gereken bir deneyimdir. Bu sürgün yoluyla kurtuluş görüşü öncelikle dini bir nitelik taşımaktadır. (Said 38)

Eğer konuya Said gibi, yalnızca coğrafyada sürgün olarak bakılsaydı, bu saptama kusursuz olacak ve Hz. Muhammed'in, Musa'nın, İsa'nın sürgünleriyle taçlandırılacaktı. Ancak söz konusu olan gönülde sürgünlük olunca, kurtuluşa kavuşmak için sürgün olmak değil, kurtuluşu hak edebilmek için sürgün olmak anlamında anlaşılmalıdır. Böyle bir durumda, kurtuluşa duyulan özlemin acısından çok, kurtuluşa erişebilmek için nefsini eğitmenin, bütününden ayrı kalmaya onu hak etmek için katlanmanın acısından söz edilebilir. Gönülde sürgün olan kişi eğer hala bir kimlik taşıyorsa ya da bu kimliği anlamlı kılmaya çalışıyorsa, kurtuluşunu kendi eliyle öteliyor demektir.

Tanrı kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar
Ancak ve ancak "Ah hasretlik!" der durursunuz (Mevlânâ 289).

Gönülde sürgüne çıkanların mekânı yoktur artık, kimlikleri yoktur. Gözlerinin gördükleri değil, gönüllerinin sezdiklerine kulak verirler.

Coğrafyada sürgünlük durumunun örneği olan Nâzım ise politik erk tarafından sürgüne çıkmak zorunda bırakılmıştır. Anayurdunda kalması, ölmesi anlamına geliyordu. Bir bütünün parçası olabilmek için yaşıyordu. Öldüğünde bir bütüne ulaşması düşünülemezdi. Yapışıp sabanın sapına, şol kardeş toprağını bir yol sürmek bütünüydü özlemini duyduğu. Bu özleminin gerçekleşmesi için bir de anayurt özlemine katlanması gerekecekti. Öldüğü gün, her iki özlemini de beraberinde götürmek zorunda kaldı:

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
[...]
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa,
taş maş da istemez hani. (Nâzım YN 21-22)

(Moskova'daki mezarına yoldaşları koca bir kaya oturtmuştur.) Nâzım'ın kurtuluşu, halkların kurtuluşuydu. Yine Said'e dönersek: Bu sürgün yoluyla kurtuluş görüşü öncelikle dini bir nitelik taşımaktadır, ama bir çok kültür, siyasi ideoloji, mitoloji ve gelenek bu görüşü sahiplenmiştir. Sürgün daha iyi bir durumun zorunlu önkoşulu haline gelir. (Said 38)

Nâzım sürgündeydi ve daha iyi bir durumun zorunlu önkoşulunu yaşıyordu; ancak kurtuluştan önce öleceğini de anlamış, daha iyi durumun kendisi için gerçek olmayacağının farkına varmıştı. Son şiirlerine bakıldıkta, ölümden korku duyduğunu söylemek yanlış olmaz. İdama giden bir mahpusun karısının başının dik olması gerektiğini öğütleyecek kadar cesur bir insanın yine de ölüm karşısında ürperti duyması anlaşılabilecek bir şeydir. Çünkü Mevlânâ bedenin toprağını, aşkın nuruyla temizleyerek göğe ağacağı günü düşlerken, Nâzım için beden ve toprak biricik gerçekliklerdi. O kurtuluştan önce ölecekti, oysa Mevlânâ, öldüğü gün kurtulmuş olacaktı. Nâzım'ın hasreti toprağa ve bedeneydi, Mevlânâ'nınki ise topraktan ve bedenden arınmış nefese. Öyleyse coğrafyada sürgün için, kurtuluş her durumda bir ön kabul değildir. O halde coğrafyada sürgün için yaşamı katlanır kılan edimin altında yatan gerçeklik nedir? Bu sorunun yanıtını yine Said'den yola çıkarak bulabiliriz belki:

"[S]ürgün kişi, sürgünü bir fetiş haline getirebilir ve bu da onu her türlü bağlantı ve bağlılıktan uzaklaştırır" (39). Eğer bu vargının doğru olduğunu kabul edersek, gönülde ve coğrafyada sürgün olanın bir noktada kesiştiğini söyleyebiliriz. Sürgüne dışardan bakan için sürgün bir mahvoluş, bir trajedi, bir koparılmışlıktır. Oysa sürgün açısından bakıldıkta o, gizemli bir hazzın kaynağı ve giderek, bizzat hazzın kendisidir.

Şarap coşkunlukta bizim yoksulumuzdur;
Felek; dönüşte aklımızın fakiridir.

Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil...
Beden bizden var oldu, biz ondan değil! (Mevlânâ 145)

Bu iki beytin berkliğine kavuşan sürgün için, sürgünlük hali bir yoksunluk değil, tam tersine bir bütüne ermişlik, en azından bütünden bir muştucuyla halvet olmuşluğun halidir. Mevlânâ'nın muştucusu Şems ise, Nâzım'ınki de 'Beyazıt'ta şehit düşen[ler]'dir.
Dilde sürgünlük durumunun, bu yazı kapsamındaki örneği, Paul Celan'dır. Bir zamanlar, şimdi bize yaşanmamış bir kötülük anıtı gibi gelen bir zamanların ardından, şu soru oldukça sık duyulan bir soruydu: "Auschwitz'den sonra Almanca şiir nasıl yazılabilir?" Bir an gözlerimizi kapayalım ve kendimizi 1920 yılında Romanya'da doğan Romen-Alman-Yahudi ve Çingene bir çocuğun yerine koyalım. İşte bu çocuk, yukarıdaki sorunun yanıtını şöyle veriyor:
Onca yitirilen arasında erişilebilir, yakında ve yitirilmeden kalan ise hep bir tek şey oldu: dil. Evet, o, yani dil, her şeye karşın yitirilmeden kaldı. Ama kendi yanıtsızlıklarıyla, korkunç bir suskunlukla, öldürücü konuşmaların binlerce karanlığıyla çarpışmak zorunluluğuyla karşılaştı. (Cemal 24).

18 yaşına kadar aile çevresinde konuşulan dil Almancaydı. Fransa'dan döndüğünde ailesini yok eden ve kendisini eritmeye çalışan kampın resmi dili olmuştu Almanca. Savaştan sonra birkaç aylık Viyana serüvenini saymazsak, hiçbir zaman Almanca konuşulan bir ülkede yaşamadı. Ama hep Almanca'da yazdı. Kendisini Fransa'da Seine Irmağı'nın sularına atana dek. Kişinin anayurdu, ana dilidir; bu sav söz belki de yirminci yüzyılın insanlık tarihine yaptığı en büyük felsefi katkılardan biridir. Celan kendini anayurdundan sürdü. Anayurdundan uzakta; ama anayurdunda yazdı. Parçalanmış yüzyılın parçalanan bir bireyi olarak; kendini dilinde sürgün kıldı. Bu, dilden sürgün kılış, aynı zamanda iletişim olanağının da ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. İntihar notları antolojisi yapılsa, orada Celan'ın Seine ırmağına atlamadan önce yazdığı nota rastlanamaz. Çünkü çok sevdiği oğlu ve karısına ve çıldıran Avrupa'ya söyleyecek hiçbir sözü yoktur ölürken.

Bir söz daha, bunu gibi, savrulur
çekiçler özgürce (Celan 61).
Çünkü artık Almancayla iletişim kurabilmek çekiç sesleri gibi tok, kesik kesik ve kekemedir.
Kendini dilinden sürgün kılarak, iletişimin olanaksızlığını kanıtlamış olmaktadır çünkü.

Kimse yoğurmuyor bizi yeniden
Topraktan ve çamurdan,
Kimse ağıt yakmıyor toz oluşumuza.
Kimse. (Celan 99)
Mevlânâ'yı sürgünün sonunda bekleyen toprak ve çamurdan arınmış, tozsuz nur, Celan için artık ulaşılması olanaksızlaşan bir düştür. Celan toza batmamış, tozun kendisi olmuştur. Dil nefesini tıkayan, önce hasreti duyuran, ardından dilden de öteleyen bir düş.

Yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak (Nâzım SN 100)
diyordu Nâzım, bir serzenişe yaslanarak. Oysa Celan, Auschwitz'den sonra Almanca şiirin hala olanaklı olduğunu gösterebilmek için, Almanya'dan uzaklarda, ama Almanca yazdı. Almancayı temize çıkarabilmek için.

Üç sürgün şairden söz ettik. Üçünün de sürgünlük nedenleri başkaydı. Biri varoluşunun sürgünü, diğeri toplumsal projelerinin sürgünü, sonuncusuysa kitle ruhundan iğrenmenin sürgünü. Mevlânâ sürgüne çıkarken aşkından, Nâzım vatanından, Celan ise dilinden yoksun kalmıştır. Ama ilki, yeryüzündeki aşkının (Şems) acısına göğüs gererek, düğün gecesiyle vuslata ermiş; diğeri, bir daha hiçbir zaman göremeyeceği vatanının en çok tanınan ve sevilen şairi olmuş; sonuncusuysa, iletişimi feda etmek pahasına, dilini temize çekmiştir.

Metin And'ın sık sık tekrarladığı inanç katmanlaşmasına değinmenin tam zamanı. And, özellikle Ortadoğu'da bazı kutsal mekânların yüzyıllardır, o bölgede yaşamış tüm dinsel inançlar için kutsal olduğunu ama her inanışın o mekânı kendi yorumuyla kutsal saydığına değiniyor:
Kazınca Müslüman yatırının altında bir Hıristiyan aziziyle ilgili kalıntılar çıkmış. Biraz daha kazınca da çok tanrılı dinlere ait kalıntılar çıkmış. Böylece dar bir alan içinde yüzyıllar boyunca inançların aynı yerde katmanlaştığı görülmüş. (And 27)

Sürgün olma durumunu bir yatır olarak düşünürsek, gönülde, coğrafyada ya da dilde sürgünün inançsal katmanlar gibi örgütlendiğini ama yerleştikleri yatırın, yani sürgün betiğinin, değişmediğini görürüz.

Sürgünün her betikte daha güzel bir durum için göze alındığına şüphe yok. Her sürgünün içinde bir ortak nefes bulunduğunu söyleyebiliriz öyleyse. Aşkın, adaletin ve iletişimin nefesi.

 yukarı

KAYNAKÇA
And, Metin. Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası. İstanbul:Aksanat Yayınları, 1996.
Celan, Paul. Neredeyse Yaşayacaktın. Çev:Oruç Aruoba. İstanbul:BFS, 1989
Cemal, Ahmet. Celan. İstanbul:Kavram Yayınları, 1998.
Mevlânâ. Mesnevî. Cilt I, Çev:Veled İzbudak, Ankara:MEB, 1956.
Hikmet, Nâzım. Yeni Şiirler. İstanbul: Adam Yayınları, 1991.
Hikmet, Nâzım. Son Şiirleri. İstanbul: Adam Yayınları, 1991.
Said, Edward. Kış Ruhu. İstanbul: Metis Yayınevi, 2000.

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular