altYazılar | eleŞtiri

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

  Kentin Boy Aynasında İçe Bakış

Akşam-lık Dergisi

Ahmet Orhan

Sözcüklerin büyüsüne kapılmak için şair ya da romancı olmak gerekmez elbette. Kimi zaman belleğimizde hatırı sayılır oranda yer tutan, kimi zamansa sadece ilk duyduğumuzda dehşet verecek kadar açıklayıcı bulduğumuz ama sonra hemen unutuverdiğimiz onca veciz, özlü sözün yaratıcıları bilinmez genellikle. Hatta bazı insanlar değeri artsın, karşısındakinin ilgisi daha da yoğunlaşsın diye kendilerine ait bir sözü tanınmış, saygı değer kişilerin ağzından çıkmış gibi takdim ederler.

Barış Bıçakçı'nın Veciz Sözler adlı romanı, veciz sözleri derleyen bir yaşam kılavuzu oluşturma çabasının iddiasız bir dille kurulmasını yansıtıyor. Bu kılavuz çabası Bıçakçı'nın ilk romanında, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi 'de de çıkıyor karşımıza. Edebiyatla yakından ilgilenenler, eğer üstüne bir de Ankara'da yaşıyorlarsa Barış Bıçakçı'yı romancı kimliğinden çok şair kimliğiyle tanıyacaklardır. Yıllar önce "Cin Ali Şairleri" adıyla bir araya gelen Barış (Bıçakçı), Hüseyin (Kıyar) ve Yavuz (Sarıalioğlu), şiirlerini iki ayrı ortak kitapta toplamışlar ve bu şiirleri deyim yerindeyse sadece ruh akrabalarıyla paylaşmışlardı. Daha sonra Barış Bıçakçı ilk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi 'yi yayımlayarak romancılığa da adım atmış oldu. Bu ilk roman Ankara'nın caddelerini, okullarını, ev içlerini dolaşan görünmez kamera kayıtlarının montajına benziyordu daha çok. Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğlen Vakti'ni anımsatan sade, içten; ama aynı zamanda acımasız da olabilen bir dile yaslanıyordu.

Bu iki romanın da belli başlı ortak özellikleri var. Bu özelliklerin en başında Bıçakçı'nın dil kullanımına verdiği önem geliyor. Tümceleri oluşturan sözcükler ne bir eksik ne de bir fazla. Kitaplardan ilki 112, ikincisi 111 sayfa. Yani söyleyeceği sözün yoğunluğu neyse o kadar yazıyor Bıçakçı. Dili ve öyküyü zorlamıyor. Mekân kullanımı da oldukça ilginç Bıçakçı'nın. Ankara'nın tanınan merkezlerini ve kenar mahallelerini konu edinen romanlarında bir gerçeklik duygusu hüküm sürüyor. Mekânları gerçek kılan şeyin içinde yaşananların gerçekliğine indirgenmesi söz konusu olabilirse, bu iki romanda da yer alan mekânlar gerçektir diyebiliriz. Yaşanan hayâl kırıklıkları, sevinçler, sıkılmalar, arkadaşlıklar hemen hemen hepsi biraz daha dikkatli yaşamayı seçen hemen herkesin karşılaşabileceği gerçek yaşantılar. Böylece bu gerçekliğin kendisi ev içiyle sokağı, arkadaş sohbetiyle iç hesaplaşmayı birbirine eş konuma çıkarıyor. Yani mekânları iç mekân/dış mekân olarak ayırmak hem zorlaşıyor hem de gereksizleşiyor. Mekânlarda olduğu gibi, öykülenen kişilerde de böyle bir eş konumu paylaşmak söz konusu. Örmeğin ikinci romanın kahramanı Sulhi Saygılı'nın ilk romanda öykülenen onlarca insandan hangisi olabileceği sorusu anlamlı bir soru olabilir.

İlk romanda Ankara caddelerinde dolaşan görünmez kamera, ikinci romanda Sulhi Saygılı'nın gözlerinden ve belleğinden yapıyor kaydını. Böylece kaçınılmaz olarak bir iç bakışın davet ettiği yolculuğa çıkılıyor. Bıçakçı'nın diline yansıyan acımasızlık da en çok bu anlarda su yüzüne çıkıyor. Kahramanın kendisinden hoşnutsuzluğu, topluma karşı geliştirdiği temkinli uzaklık, bir türlü uzaklaştırılamayan yalnızlık duygusu… bütün bunlar birleşerek kahramanımızı bir anda modern bir bilgeye dönüştürüyor. Bu dönüşümün izini adım adım sürerken, sürpriz finalin de desteklediği başka bir dönüşümle daha karşılaşıyoruz. Yazar, anlatıcı ve kahramanımız birbirine teğet geçen (bazen kesişen) büyük bir söylemin parçalarına dönüşüyorlar. Böylece Bıçakçı'nın anlatıcı ve kahramanla kurduğu dolaylı ilişki, usta manevralarla zaman zaman kesişerek okuyucuya, modern roman sanatının doğasına ilişkin soru sorma fırsatı da tanıyor.

İlk romanda tüm bir kente açılan kameranın ikinci romanda Sulhi Saygılı'nın küçük ve iddiasız yaşantısına tashih edilmesi, bir insanın hayatı tüm boyutlarıyla kavrama, anlamlandırma çabasına ışık tuttuğu ölçüde anlatıyı daha da zenginleştiriyor. Romancılığa attığı ilk adımda belleğinde yer eden öyküleri tüm bir kente yaşatarak dikkatleri sıradan ilişkiler üzerine çeken Bıçakçı, ikinci adımında da anlatıcının araya sıkıştırdıklarıyla beraber tam 94 veciz sözü Sulhi'nin yaşantısına yayarak bizim için içe inen bir merdivenin basamaklarını örüyor. Bu merdivenin basamakları tüm bir kentin caddelerine kuruluyor.

Bu açıdan bakıldığında, giderek daralan, daraldığı oranda zenginleşen bir rota çiziyor Bıçakçı. Bu rotanın bir sonraki romanda yalnızca bir kişinin, yalnızca birkaç saniye içinde kafasından geçen şiddetli düşüncelere kadar minimalize edilmesi hiç de yadırgatıcı olmayacaktır.

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular