altYazılar | eleŞtiri

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 Cumhuriyet Dönemi Türkiye Şiirinde İdeolojik Belirlenim

Ahmet Orhan

Böyle bir başlığa sahip olan bir yazının hem Türkiye şiiri hem de genel olarak ideoloji kavramı üzerine hatırı sayılır saptamalar yapması beklenebilir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki, bu çalışma, başlığının taşıdığı iddiaya oranla daha mütevazı bir incelemeyi içeriyor. Cumhuriyet dönemi Türkiye şiiri derken yapay bir ayrıma başvurduğumun farkındayım. Çünkü siyasi bir milâdın -böyle olduğunu kabul etsek bile- yazınsal bir milât olarak kabul görmesinin hiçbir nedensel bağlayıcılığı yoktur. Böyle olmasına rağmen, ele alınan konunun gereksindiği çerçevenin bu biçimde kolayca çizildiğini de kabul etmek gerek. Dönemselleştirme sorunu, sonuç olarak bir tarih çalışması yapılmadığı sürece kabul edilebilir, uzlaşılabilir bir sorun gibi görünüyor. Ancak ideolojik belirlenimden söz açtığımızda konu biraz daha sorunlu hale geliyor. Her şeyden önce üzerinde uzlaşılmış bir ideoloji tanımının yokluğu, bu kavramın doğası gereği yarattığı içsel sorunlar vb. nedenlerle ideolojiden ve onu şiirle ilişkilendirmekten söz etmek belirgin sıkıntılara yol açacak gibi görünüyor. En başında şunu belirtmekte yarar var, sözünü edeceğim ideolojik belirlenim daha çok politik angajmanlar sonucu gerçekleşen bir eklemlenme türüdür. Yani ideolojiyi, belirgin dünya görüşleri çerçevesinde örülen bir katman olarak ele almaktayım. Bu saptamayla birlikte şiir ve ideoloji ilişkisinin kazandığı sorunsal boyut biraz daha netleşiyor. Politik bir angajmanla hareket eden şair, kendisini bir vaiz şiiri de vaaz kürsüsü olarak görmekten alamıyor kendisini. Bu duruma bir de az gelişmiş ülkelerde rastlanan aydının (okur-yazarın) kendi kendine biçtiği pedagojik misyonu eklenince şiir, 'muhtasar ve nezih' bir ideolojik tavır kılavuzu olabiliyor. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet döneminde süre giden 3 politik ideolojiyi (İslâmcı, milliyetçi-ırkçı, sosyalist) ve zaman zaman bu üçünün üst başlığı gibi duran egemen ideolojiyi (Kemalizm) incelemeyi deneyeceğim.

1.
İdeoloji, kavramsal olarak kolay ve çabuk bir açıklamayı işaret etmekle birlikte çetrefil bir belirsizliği de ifade etmektedir. Kolay ve çabuk bir açıklamadır; çünkü insanların toplumsal pratiklerde yansıyan edimlerini, birkaç sözcüğe tahvil ederek izler çevrenin çözümlemesine sunma iddiası taşır. Aynı biçimde çetrefil bir belirsizliktir; çünkü ideoloji hakkında konuşan hiç kimse kendisinin de belli bir ideolojik çerçeveden hareket ettiğini bildirmez. İdeolojik bir durumu çözümleyen kişi ya kendi belirlenimini açıkça ortaya koymaz ya da bütüncül bir biçimde ideoloji olarak tanımlana gelen şeyin, yani artık "modası geçmiş" ve "açıklama yeteneğini yitirmiş" bir inançlar dizgesinin, karşısında yer alır. Bu tutum özellikle post-yapısalcılık ve post-modernite olarak tanımlanan bir tarihsel kıpıda en geniş temsilcilerini ve yandaşlarını bulmaktadır.

İdeoloji nedir sorusunu tek başına ve eksiksiz tanımlayan bir açıklamaya bugüne dek rastlamış değiliz. Ama zaman zaman temel metinlere göndermelerde bulunan bazı değinilerle karşılaşabiliyoruz. Marksçı bir bakış açısıyla ideoloji, egemen toplumsal sınıf tarafından üretilen, kendi tahakkümünü güçlendirmeyi ve yeniden üretmeyi hedefleyen düşünce sistemleri bütünü olarak tanımlanabilir (Cevizci 270). Aynı biçimde Lacan'ın geliştirdiği biçimiyle "ideoloji, dilde üretilen bir öznenin kendi kendisini temsil edebilme yolu ve böylelikle de toplumsal bütünde eylemde bulunabilmesi" (Coward-Ellis 10), yani ontolojik birliğin kurulabilmesi için bir varsayım olarak da ele alınabilir. Öte yandan Althusser için ideoloji, sınıfsal bir öznenin kendisini ifade edebildiği bir yanlış (hayali) bilinç olarak ele alınmalıdır.

Ben ideolojinin epistemolojik dayanaklarının ya da bilgi bilimsel bir yorumunun ön plana çıkarılmasından yanayım. İdeolojiyi, dünyaya ait bilgimizin oluşmasında rol oynayan deney öncesi (a priori) esinler ve deney sonrası (a posteriori) mekanizmalar bütününü oluşturan ve belirleyen toplumsal/bireysel süreçler olarak ele almak da olanaklıdır. Yani olgusal verilerin, öznenin zihninde toplumsal alışkanlıkları da içeren bir süreçte harmanlanarak, olgusal düzlemi yeniden sınava çekmesinden söz edilebilir. Bu genel anlamıyla ideolojiyi bir ön-kabul'e indirgemek olarak anlaşılmamalıdır. Burada söz konusu edilen birbirini besleyen iki öğenin aynı öznede işlerlik kazanması ve eş zamanlı performansıdır. Bu performansın ilgi çekici yanı iktidar ve tahakküm ilişkileriyle iç içe geçmiş olmasıdır. Eagleton, John B. Thompson'dan yola çıkarak ideoloji hakkında çalışmanın, anlamın (veya imlemin) tahakküm ilişkilerini pekiştirmeye hizmet etme süreçleri üzerine çalışmakla aynı şey olduğunu aktarıyor. Tahakküm ilişkilerinin sürdürülmesinin, yani tahakküm ilişkilerinin meşrulaştırılmasının 6 önemli strateji aracılığıyla gerçekleştirildiğini de ekliyor.
Egemen iktidar kendisini, (i) kendisine yakın inanç ve değerlerin tutunmasını sağlayarak, (ii) bu tür inançları, doğrulukları kendinden menkûl ve görünüşte kaçınılmaz kılacak biçimde doğallaştırarak ve evrenselleştirerek, (iii) kendisine meydan okumaya kalkışan fikirlere çamur atarak, (iv) rakip düşünce biçimlerini, muhtemelen, açığa vurulmayan, ama sistemli bir mantıkla, dışlayarak ve (v) toplumsal gerçekliği kendine uygun yollarla (vi) çapraşıklaştırarak meşrulaştırabilir. Genel olarak bilindiği gibi, bu "mistifikasyon", çoğu kez, kendisinden, gerçek çelişkilerin imgesel/hayali çözümü olarak ideoloji kavrayışının doğduğu toplumsal çatışmaların bastırılması veya maskelenmesi biçimini alır. Fiili her ideolojik oluşumda bu altı strateji, büyük ölçüde, karmaşık biçimlerde iç içe geçme eğilimindedir (numaralandırmalar benim). (Eagleton İ 23)
Bu anlamda Türkiye Şiirinde ideolojik öğeleri araştırırken, şair öznenin epistemolojik birikiminin sözü edilen mistifikasyonla kurduğu ilişki ve söz'ün bu çapraşıklıktan etkilenme derecesi üzerinde durmayı deneyeceğim.

2.
Birer 'izm' halinde Türk yazınını günümüzde de kuşatmış bulunan bu değişik eğilimlerin Cumhuriyet öncesine uzanan bir geçmişi olduğunu hemen söylemek gerekir. Çünkü bir 'inkâr' duygusuyla dolu olan en aşırı yandaşları da dahil olmak üzere Cumhuriyet'in yönetici kadrolarının, intelegentsiyasının büyük bölümü İttihat ve Terakki'den, İkinci Meşrutiyet'in 'milliyetçi' ve 'sosyalist' hareketlerinden devralınmıştı. (Oktay CDE 52)
Ahmet Oktay'ın bu belirlemesini Türk modernleşmesi bağlamında ele almak olanaklı görünüyor. Enternasyonalist bir sol hareketin yokluğunda, öyle görünüyor ki, tarihsel olarak ümmetçilik ve milliyetçilik arasında ciddi bir kutuplaşmanın daha Meşrutiyet(ler)le birlikte başladığını söylemek olanaklı. Her ne kadar Ahmet Oktay İttihat ve Terakki'deki "sosyalist" hareketlerden söz ediyorsa da sosyalizmin Türkiye'deki macerasının bilinç düzeyinde işlerlik kazanmasının daha sonraki yıllarda gerçekleştiğini yine Ahmet Oktay'dan öğreniyoruz (Oktay TGK 236). Cumhuriyetin erken dönemlerinde, tek parti iktidarının, bir ideolojik bütünlük kurma çabası içinde, bir süre için desteklediği Turancılık akımının güçlenmesiyle birlikte ümmetçilikle milliyetçilik iki ayrı kutbu oluşturmuştur. Daha sonra Türk Tarih Tezi'nin çözülmesiyle ve Turancılık düşünün bizzat fikir babaları tarafından terk edilmesiyle birlikte, İslâmi ideolojiyle milliyetçi ideoloji arasında gözle görülür bir yakınlaşma hatta komünizme karşı bir ittifak gerçekleşmiştir. 20. yüzyılın son çeyreğinde kültürel-siyasi ortama damgasını vuran Türk-İslâm sentezi söylemi de bu ittifakın açık bir göstergesiydi. Turancılık, Cumhuriyet düşüncesi ya da sosyalist akımdan söz ederken aslında modern dünyaya ilişkin kavramlarla konuşmaktayız. Oysa İslâmi ideoloji söz konusu olduğunda tarihsel ve kültürel kökleri çok daha derinlerde bir gelenekten söz ediyoruz demektir. Farklı inanış ve yorumlara ev sahipliği yapmış olmasına rağmen Anadolu toprakları büyük oranda muhafazakârlığın da ana yurdu olmuştur. Cumhuriyet dönemi Türkiye şiirinde saptayabileceğimiz İslâmi ideolojiye ilişkin ip uçları, bu nedenle içselleştirilmiş bir biçimde neredeyse bütün muhafazakâr-sağcı şairlerin şiirlerine sinmiştir.

3.
Cumhuriyet sonrası tek parti yönetimine muhalefet saflarını ilk tutanlar İslâmcılar olmuştur iddiası aceleyle dile getirilmiş eksik bir yargı olabilir. Ancak söylem düzeyinde bile Lâtin alfabesinin kabulüyle eski harflerden ve eski harflerle oluşturulmuş kültürden koparıldığımız iddiası tamamen İslâmcılara aittir. İslâmcılar tarafından hararetle savunulan bu görüşün, İslâmcı bir eda içinde olmasa bile, Osmanlı şiiriyle içli dışlı şairlerimizden Yahya Kemâl tarafından da dile getirildiğini biliyoruz. "Eski Türklerin mânevi bir hayatı varken bir edebiyatı vardı. Yeni Türklerin ancak mânevi bir hayatı olursa edebiyatı olur (Y. Kemâl ED s.55)". Eski Türklere karşı Yeni Türklerin Cumhuriyet kadroları tarafından yetiştirilmeye çalışılan ulus bilincine erişkin Türkler olduğu açık. Buradaki mânevi hayat toplamından anlaşılması gerekense reddedilen Osmanlı mirasından başka bir şey değildir. Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta İslâmcı ideolojinin Cumhuriyet karşısında Osmanlı'nın belirli bir zamanını ve bakış açısını savunduğudur. Bu belirli zaman dilimi ve bakış açısına İttihat ve Terakki ile başlayan askeri-bürokrasi döneminin temsil ettiği batılılaşma eğilimindeki Osmanlı bakış açısı dahil değildir. Tıpkı büyük Arap düşündeki Asr-ı Saadet devri gibi, İslâmcı ideolojinin de müreffeh bir toplumu imlediği alegorik bir devr-i saadet algısı vardır (Kanunî/Bâkî vs.).

Sezai Karakoç'un 'Alın Yazısı Saati' adlı şiirinde İslamcı ideolojinin şiire doğrudan yansımasının örneğini görüyoruz. Kudüs şehri için yazılan bu şiir daha çok bir fetvayı ya da cihat çağrısını çağrıştırıyor.

Yeryüzüne yeryüzü kadısına / Hüküm ki: / Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir / Ve haksız yere insan öldürenin cezası ölüm / Ve fitne, Arzı fesada verme, daha büyük suç adam öldürmekten / Fitne bastırılıncaya kadar savaşın! / Yeryüzünden fesat kalkıncaya kadar / Ey insanlık, ey insanlar / Ey gündüzden daha gündüz, / Hakikatten daha hakikat / Müslümanlar. (Karakoç Gün Doğmadan 630)

Yine Eagleton'a baş vuracak olursam "İdeoloji 'dil'le değil 'söylem'le ilgili bir meseledir. İdeoloji, belli insan özneleri arasında, dilin belirli etkiler yaratmak amacıyla fiilen nasıl kullanıldığıyla ilgili bir şeydir (Eagleton İ 28)." Karakoç'un söylemindeki buyurganlık ve kesinlik şiirin kendi estetik bağlamından koparılarak başka bir bağlam içine yerleştirilmesine neden oluyor. Her ne kadar "buluntu şiir" ve benzeri arayışlar içinde bazı resmi yazışmaların bile estetik bir değer taşıyabileceği, bu değerin o metnin yerleştirildiği bağlam ile ilgili bir algı olduğu öne sürülse bile burada sözü edilen bağlam doğrudan doğruya şiirsel bir bağlam olmalıdır. Bu da şu anlama gelir; ideolojik meşrulaştırma biçimlerinden kaynaklanan çapraşıklaştırmanın şiirin önüne geçmemesi gerekir. Yukarıdaki alıntının devamında şöyle diyor Eagleton "İdeoloji, bir ifadenin içerdiği dilsel özelliklerden çok kimin kime hangi amaçlarla ne söylediğiyle ilgili bir meseledir (29)." Karakoç'un dizeleri doğrudan doğruya bir gruba verilen fetva, görev yazısı ve bu görevin gerekçeli kararı gibi duruyor. Yani 'haksız yere adam öldüreni öldürün!', 'dünyada fitneyi ve fesatı yayanları öldürmekten beter edin!'. Burada sözü edilen fesat İsrail yani, Yahudilerdir. Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirmeleri üzerine başlayan Arap - İsrail savaşının sonrasında gerçekleşen 1. İntifada yıllarında yazılmış bir şiirdir bu. Bu emirleri yerine getirecek olanlar da 'hakikatten daha hakikat olan Müslümanlardan başkası değildir. Burada açıkça görülüyor ki, İslâmi bilgi birikiminin kaynağı olan kutsal kitap güncel siyasi olaylarla perçinlenerek ideolojik bir yönseme (anti-semitizm) kazanmış ve ifade aracı olarak da şiir seçilmiştir.

4.
Milliyetçi/ırkçı ideolojinin Cumhuriyet dönemi Türkiye şiirine ilk başta Ziya Gökalp'in Türkçülük ile ilgili çalışmalarından esinlenerek yansıdığı söylenebilir. Tanzimat'la birlikte başlayan uluslaşma sürecinin İttihat ve Terakki ile birlikte Turancılık boyutuna ulaşması ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Ahmet Oktay'ın deyimiyle Cumhuriyet'e bir ideoloji arandığı yıllarda, fazlaca ön plana çıkarılması bir anda şovenist bir söylemin dolaşıma girmesine neden oldu. Buna İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında esen ve savaşı kazanacağı kesin gözüyle bakılan faşizm rüzgârı da eklenince milliyetçi söylem ırkçı özellikler barındırmaya başladı. Alpay Kabacalı'nın belirttiğine göre Türkiye Cumhuriyeti'nin zamanı geldiğinde Sovyetler Birliği'ne karşı etkin olarak savaşa girmesini sağlamak amacıyla ülkedeki ırkçı-Turancı kesimler Alman gizli servisinin sağladığı maddi destek ve Türk hükümetinin göz yummasıyla 1911'den 1944 yılına kadar şovenist propagandalar yaptılar. Bu dönemde Bozkurt, Gök-Börü, Çınaraltı, Ergenekon, Orhun, Millet, Türk Yurdu, Çığır gibi dergilerde açıkça ırkçı çağrılar yapıldı. (Kabacalı TBD 162)
Arif Nihat Asya'nın 'Bayrak' şiiri milliyetçi/ırkçı ideolojiyi yansıtan iyi bir örnektir. Bu şiirin şiir ötesi bir coşkuyla yazıldığını söylersem abartmış olmayacağımı sanıyorum. Bu coşku vatan sevgisi olarak da ifade edilemez; bu şiir, neredeyse bir fetişizme varan bayrak sevgisinin yarattığı bir coşkunun sonucudur.

Bayrak
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü / Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü. / Işık ışık, dalga dalga bayrağım, / Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın / Mezarını kazacağım. / Seni selâmlamadan geçen kuşun / Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku ne keder… / Gölgende bana da bana da yer ver! / Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar? / Yurda, ay-yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün / Kızıllığında ısındık; / Dağlardan çöllere düşürdüğü gün / Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; / Barışın güvercini, savaşın kartalı… / Yüksek yerlerde açan çiçeğim; / Senin altında doğdum, / Senin dibinde öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim; / Yer yüzünde yer beğen: / Nereye dikilmek istersen / Söyle seni oraya dikeyim!
Bu şiirde açıkça görülen tavır bir ulusun sembolüne ontolojik bir değer atfederek onu, ulusu oluşturan bireylerin bile önüne geçirmektir. Çok tipik bir milliyetçi/ırkçı tavırdır bu. Bayrağa iyi gözle bakmayanların sonu gelmiş demektir, kuşlar bile bu kutsal varlığı selâmlamak, ona biat etmek zorundadırlar. Daha da ötesinde bayrağın beğeneceği yere dikilmek en doğal hakkıdır. Yayılmacılığın böylesine meşrulaştırıldığı başka bir söylemsel pratik bulmak oldukça zor olsa gerek. Bayrağın kızıllığında ısınan, gölgesinde serinleyen, onun için canını seve seve feda edeceği gibi, onun uğruna seve seve de can alabilen özne gerçekte bir yok-öznedir. Bir ülkenin bağımsızlığını tehdit eden bir tehlike karşısında harekete geçmesi beklenen ülkeyi savaşarak koruma isteği, bu şiirde savaş ya da barış dönemi ayırt edilmeden sürekli kılınmış durumdadır. Tehdit ya da benzeri bir nedenle değil, yayılmak için savaşa girilebilir ve bu bayrağın ve onun gölgesinde yaşayan herkesin en doğal hakkıdır. Görüldüğü gibi yer yüzündeki varlığını bayrağın varlığına bağlayan bir özne için bilgi kaynağı da bayraktır. Gelinlik, kefen ve güneş de olabilen bayrak zaten 'tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim'dir. Buradan da açıkça anlaşıldığı gibi şairin gerçeklik algısı da bayrak gibi dalgalanmakta ve ideolojik belirlenim bir kez daha şiirsel söylemin önüne geçmektedir.

5.
Sosyalist ideolojinin Türkiye topraklarında tutunması ve gelişmesi her zaman sancılı süreçlere işaret eder. Özellikle Bolşevik Devrimi'nden sonra bir öcü gibi gösterilen sosyalizm, örgütlenmeye çalıştığı her dönemde devleti karşısında bulmuştur. Takrir-i Sükûn dönemi de dahil olmak üzere her sıkıyönetimin ilk tutsakları arasında dönemin solcuları bulunmaktadır. Solcu'lar diyorum; çünkü bu dönemeçlerde tutuklanan, soruşturmaya uğrayan, hatta işkence gören pek çok solcu'nun gerçekte sosyalizmle ya da komünizmle fikirsel düzlemde kurduğu ilişki Kemalist ideolojiden kaynaklanan halkçılık'la kurduğu ilişki kadar sıkı değildi.

"Kuramsal yetersizlik bir yandan, sorunların açık biçimde dile getirilemeyişi bir yandan, sol kanat yazarlarının daima edebiyat alanı içinden konuşmalarına yol açmış, buysa şiirin, romanın vb. birincil düzeyde siyasal açıdan önemsenmesine ve algılanmasına sebep olmuştur ( Oktay CDE 73)" Oktay'ın sözünü ettiği siyasal önemsenme ve algılanma yalnızca yazarlar ve izler çevre arasında gerçekleşmemiş; aynı zamanda hükümetlerin kolluk güçlerince de bu türden bir önemseme ve hatta abartma söz konusu olmuştur. Gerek Nâzım Hikmet gerekse 40 kuşağı şairleri, yazdıkları şiirlerle komünistlik yaptıkları gerekçesiyle pek çok soruşturmaya ve tutsaklığa göğüs germişlerdir. Bu günden geçmişe bakınca hem Oktay'ın yukarıdaki alıntısı hem de Muzaffer İlhan Erdost'un aşağıdaki belirlemesi bu suçlamanın şairler tarafından da içselleştirilmiş olduğunu gösteriyor:
Geleneksel kültürden yazılı kültüre bir ölçüde geçilmiş olmakla birlikte, yazınsal kültürden bilimsel kültüre ve özellikle sosyalist kültüre geçmemiş, geçme olanağı bulamamış bizim kuşağın, 1950'li yıllarda, şiirden, devrimci ideolojiyi ve pratiği öğreneceği kanısına kilitlenmiş olduğu göz ardı edilmemeli. Bu kanışa dokunmak, ilkel toplumun totemine dokunmak gibi bir şeydi. (Erdost İYY 13) İlkel toplumun totemine iman eden şair ve izler çevre, şiirin devrimcilik kılavuzuna indirgenmesine yol açabilecek biçimde araçsalcı bir tutuma girmekten çekinmemiştir. Bu dönemde yazılan toplumcu gerçekçi şiirlerin ana temaları yoksulluk, anti-faşizm, mücadelecilik, sevda ve devrimci sorumluluk olarak belirlenebilir. İşte bu sonuncusudur ki, toplumcu gerçekçi şiirlere sosyalist ideolojinin enjekte edilmesinin en önemli gerekçesidir. Bir devrimciye öğütler barındıran bu şiirlerin hemen hemen tamamı aşkınlaştırılmış bir devrimci özneyi, mutlu-onurlu-özgür bir geleceği ve kurtarılmayı bekleyen halkın acılarını yansıtıyordu. Bu şiirlerin ne kadar gerçekçi olduğu tartışılır. Ama tartışılmayacak olan bir şey varsa o da bu tür şiirlerin aslında nefes alıp veren bir toplumu yansıtmadığı, daha çok, devrimci dönem tablolarında resmedilen devrimcileri ve onlara destek veren halkı tasvir ettiğidir. Hasan Hüseyin'in Haziranda Ölmek Zor toplamında yer alan 'Dehav'ın Öbür Yüzü Filistin' adlı şiir, şiir olmaktan çok siyasi bir partinin güncel gelişmeler karşısında takındığı tavrı yansıtan bir bildiri havası taşımaktadır. Bu şiirin de Karakoç'un şiiri gibi Filistin üzerine yazılmış olması iki ideolojik yaklaşımı hakkında bir karşılaştırma olanağı da sunuyor.

Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin
(…) sen bir nazi kurbanıydın / yahudi / fırınlanmış çığlıktın / sardı acın dünyamızı yıllarca / kara bir duman gibi / acı çektim seninle / yahudi / başkaldırdım senin için / nazi kasaplarına / tükürdüm suratlarına nazi kasaplarının / savundum seni / savundum insan yüzünün güzelliğini / savundum insan sesinin güzelliğini / savundum insan yüzlü dünyamızın güzelliğini / insan sesli dünyamızın güzelliğini / savundum sende beni / yahudi / bende dünyamızın güzel geleceğini / şimdi artık hepsi boş / bir filistin cellâdısın şimdi sen / yahudi / bir azgın emperyalizmin / kanlı elisin / savunamam seni artık / yahudi / sevemem seni artık... (H. Hüseyin HÖZ 49-56)

Görüldüğü gibi şiirdeki ben, yani eyleyen devrimci özne, mazlum bir halkın hakları için Nazi'lere kafa tutan, onların yüzlerine tüküren güzelliği savunan bir yok öznedir. Daha doğrusu aşkınlaştırılmış, mistifiye edilmiş bir öznedir burada söz konusu olan. Bu aşkınlaştırma, yani mistifikasyon, sonuç olarak toplumsal gerçekliği (iki ulusun belli bir toprak parçası içim mücadele etmesi) çapraşıklaştırma (Filistin cellâdı) eğilimiyle birlikte kendi ideolojik oluşumunu meşrulaştırma eğilimdedir. Bunu yaparken Hasan Hüseyin'in çıkış noktası aslında Hümanizmden başka bir şey değildir. Enternasyonalist Sosyalizm anlayışının kendisine en yakın hissettiği ideolojilerden birisiyle, hümanizmle, kurduğu ittifak burada gözden kaçmıyor. Hasan Hüseyin'in bakış açısı toplumsal gerçekliği birebir yansıtıyor da olabilir. Ancak söz konusu gerçeklik şiirsel söyleme davet edilirken belli bir estetik kırılmadan geçmek zorunda olmalıydı. Bu gerçekleşmediği sürece şiir ideolojik bir oluşumun meşrulaştırılması için bir aracı olmaktan kurtulamıyor.

6.
Şu ana kadar sözünü ettiğim 3 ideolojik kutbun dışında, hepsini az ya da çok etkileyen ama daha önemlisi üçünü de belirleyen egemen ideoloji olarak Kemalizm, ilginç bir biçimde bu kutupların söylemsel özelliklerini barındırmaktan çekinmemiştir. Aslında Kemalizm'in bir ideoloji olarak nasıl bir önermeler bütünü içerdiğini belirlemek zor. Daha çok eklektik bir biçimde güncel siyasi ve kültürel gelişmelere göre davranan, akılcı olmaktan çok refleksleriyle eyleyen bir siyasi pratiğe sahip olan Kemalizm'in devletçilik ve halkçılık ilkeleriyle sosyalizme, milliyetçilik ve inkılapçılık ilkeleriyle de milliyetçi/ırkçı görüşe yaklaştığı açıktır. Ama her durumda Kemalist ideolojinin tepeden inmeci siyasi tavrının, söylemine de içkin olduğunu belirtmek gerekir. Mustafa Kemal Atatürk, bu tepeden inmeci tavrın en önemli meşruiyet kaynağı olarak sunulmaktadır. Aksi taktirde kendisini sosyal realist gören bir şairimizin aşağıdaki dizelerine akıl erdirmek olanaksız olurdu:
Yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal / hani bir vakitler kubilay'ı kestiler / çün buyurdun kesenleri astılar / sen uyudun asılanlar dirildi / mustafa'm mustafa kemal'im (Attila İlhan SB 133)

Kemalist ideolojinin özellikle 90'lı yıllarda, ülkede yaşanan 'düşük yoğunluklu iç savaş' nedeniyle yeniden güçlendiğini belirtmek gerekir. "Bölünmez birlik ve bütünlük" söylemi gereği Kemalizm sosyalist söylemle arasına bir set çekmiş ve uzun süre ülkede varolan etnik kimlikleri reddetmeyi sürdürmüştür. Kemalist ideolojinin 90'lı yıllarla birlikte yeniden işlerlik kazanması ve şiirsel söyleme yansıması ayrı bir incelemenin konusu olmalıdır. Aşağıya aldığım örnek Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 1983'te yazdığı 'Toplumcularımız' şiirinden. Şunu belirtmek gerekiyor ki, Dağlarca şiir tarihimizin en ilginç figürlerinden birisidir. Zaman zaman popülist bir dille kurduğu köycü şiirler, zaman zaman mistisizme elveren varlık sorunlarıyla yüklü şiirler yazmıştır. Aşağıdaki örnek bana kalırsa, ideolojik bir netlik taşımaktan özellikle uzak duran egemen Kemalist ideolojiden oldukça etkilenmiştir.

Toplumcularımız ileri derlerken / Son sesleri asılı kalır dağa / Yok olur birey / Katarlar yaşamlarını / Bayrağa
Şehitler büyük toplumcularımız / Onlardır yurdumuzun ulusal beği / Uğruna / Düştükleri toprak / Hepimizin ekmeği
Sonsuzluk çoğuldur / Neye yarar kamuya adanmamışsa can / Suyu ormanı yeraltını değil / Yabana vermezler bir yudum göğü bile / Onlardır ev ağaç soluk aldıran
Yalaza dönüşürlerken görevlerinde / Bizi aydınlatırlar birer birer / Onlardır büyük toplumcularımız / Besbelli bugünden yarına yurt boyu / Özgürlüğü söyleyecekler.

Görüldüğü gibi şiirde toplumculuk ilericilikle eş anlamda kullanılıyor. Ama toplumculuğu temsil sorununda sağ bir eğilim beliriyor ve tıpkı Asya'nın şiirinde olduğu gibi fetişizme varan bir yüceltme görülüyor. Şehitler bu ülkenin gerçek toplumcuları, gerçek ilericileridir. Burada kendilerine toplumcu diyen aydınlara yöneltilen gizli bir eleştiri sezmek de olanaklı. Dağlarca'nın şiirini Asya'nın şiirinden ayıran özellik, ilkinin sol jargonla yazılmış olması ve özgürlüğü temel almasıdır. Yani şehitler kızıl-beyaz bayrağın kendisinden çok o bayrağın temsil ettiği özgürlük için savaşmışlardır. Canlarını öylesine kamuya adamışlardır ki, bu adanmışlık onları toplumculuğun ön sıralarına taşımıştır. Kemalist şairlerin kendiliğinden ideolojisinden söz etmek de olanaklı olabilir. 1980'li yıllara kadar kendisini çağdaşlaşmaya adayan Kemalist aydın (okur-yazar), bu tarihten sonra kendisini anti-şeriat ve anti-kürtlük üzerinden tanımlamakta beis görmemiştir. Kemalist ideolojinin söylemsel düzeyde ele aldığı çağdaşlığın dayanakları pozitivizmin içsel sorunlarından bağımsızlaşabilmiş değildir. Daha önce de değindiğim gibi pedagojiye atfedilen aşırı ve boş güven bu ülkeyi yıllar boyunca sorunlarının eğitimle aşılabileceği yanılgısına mahkum etmiştir. Öte yandan eğitimin nasıl bir ideolojik temellendirme ile yoğrulabileceği göz ardı edilmiştir. 80'li yıllarla birlikte sayıları hızla artan İslamcı okullar ve bizzat Kemalistler tarafından kurulan İmam Hatip Liseleri sistemin en büyük sorunları olmuşlardır. Kemalist ideoloji bu sorunlarla uğraşırken, pedagoji yanılsamasını fark etmek yerine kendisini doğallaştırma ve evrenselleştirme (bkz. Eagleton) yolunu seçmiştir. Bugün ne kadar reddederlerse etsinler bu evrenselleştirmenin doğal sonucu olarak İslâm çağ dışıdır söylemine neden olmuş ve söylemsel düzlemde oluşan muhaliflerinin sayısının hızla artmasına engel olamamışlardır. Öte yandan ülkede yaşayan azınlıklarla ilgili olarak da benzer bir tavır geliştiren Kemalist ideoloji azınlıkları Türkleştikleri oranda benimsemiştir. Azınlık ya da çoğunluk herhangi bir etnik grup egemen ideoloji için tehdit oluşturmaya başladığında, sokak, köy, kasaba adları Türkçeleştirilmeye başlanmış, etnik gruplara ilişkin farklılıklar yok sayılmıştır. Kemalist ideolojinin sol tandanslı aydınları (okur-yazarları) kendilerini İslam'a karşı Avrupacılığa; Kürt realitesine karşı da milliyetçiliğe savrulmaktan alıkoyamamışlardır.

Bu yazı bağlamında kuşkusuz, daha fazla şairden daha fazla şiir yer alabilirdi. İslâmcı ideoloji için Necip Fâzıl Kısakürek'ten, İsmet Özel'den ya da Cahit Zarifoğlu'ndan söz edilebilirdi. Milliyetçi/ırkçı ideoloji açısından Mehmet Emin Yurdakul'dan, Sosyalist ideoloji konusunda Enver Gökçe ve Arif Damar'dan örnekler verilebilirdi. Kemalist ideolojinin eski ve yeni temsilcileri arasında Cahit Külebi, Attila İlhan veya Ahmet Erhan sayılabilir ve detaylı örnekler verilebilirdi. Bu çalışmayı daha çok Cumhuriyet dönemi Türkiye şiirinde görülen ideolojik yansımaların belirlenmesine yönelik "giriş" olarak değerlendirmek gerek.

 yukarı
Kaynaklar:

Cevizci, Ahmet. Felsefe Sözlüğü. Ekin Yayınları. Ankara: 1996.
Coward,R.- Ellis, J. Dil ve Maddecilik. İletişim Yayınları. İstanbul.1985.
Eagleton, Terry. İdeoloji. Ayrıntı Yayınları. İstanbul:1996.
Erdost, Muzaffer İlhan. İkinci Yeni Yazıları. Onur Yayınları. Akara:1997.
Fazıl Hüsnü Dağlarca. 'Toplumcularımız'. Gösteri Haziran 1983
İlhan Attila. Sisler Bulvarı. Bilgi Yayınevi. Dördüncü Basım. Ankara: 1981.
Kabacalı, Alpay. Türk Basınında Demokrasi. Kültür Bakanlığı Yayınları. Ankara:1994.
Karakoç, Sezai. Gün Doğmadan. Diriliş Yayınları.İkinci Basım. İstanbul:2001
Kemâl Yahya. Edebiyata Dair. İstanbul:1971
Korkmazgil, Hasan Hüseyin. Haziranda Ölmek Zor. Bilgi Yayınevi.İkinci Basım. Ankara:1998.
Oktay, Ahmet. Sanat ve Siyaset. Yön Yayınları. İstanbul:?
---------------. Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı. Kültür Bakanlığı Yayınları. Ankara:1993.
---------------. Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları. BFS Yayınları. İstanbul:1986.

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular