![]() |
altYazılar | eleŞtiri
|
![]() |
|||||||||||||||||
Hoş bu söylediklerim "roman" yazarının yazdığı üzerinde hakimiyeti olmadığı ya da romanı istediği gibi kurgulamadığı anlamına gelmez. Ancak "roman" yazarının zaman-mekan-olay-karakterler dışında bir de "dil" ile daha özenli olması beklenen bir ilişkisi vardır. (Polisiye edebiyat mıdır, değil midir tartışmaları içerisinde en çok üzerinde durulan noktanın da bu olduğunu biliyoruz.) Kaldı ki bu da tek başına yeterli bir fark değildir. Kadro ne kadar kalabalık olursa olsun kahramanlar ya da anti-kahramanlar okuyucuya daha iyi tanıtılır. İç dünyalarına inebileceğimiz ipuçları daha fazladır. Mekanlar daha önemli ve tanıdık, zaman sınırları daha belirgindir. (Bilim kurguyu da janr olarak tüm bu genellemelerin dışında bıraktığımı ifade etmeye çalışmıştım...) Tüm bunlar yazarın tarzına göre çeşitlilik gösterse de "roman" okuyucusu olarak yazarın dünyasında da olsa daha rahat devinebildiğimizi ya da metni daha esnetebildiğimizi söylemek gerekir. Bu, bir yandan okuyucunun yer-zaman-mekan-kişiler örgüsü dışında aldığı lezzeti çeşitlendirirken, bir yandan da bahsi geçen kurgu içerisinde yeni anlamlar, kaygılar, arayışlar peşine düşmesine olanak sağlar. Çoğumuzun anladığı türdeki polisiye roman okuması içerisinde bu alanlara çok da kaymadığımız, daha çok polisiye romanları eğlenceli, boş zaman doldurucu, sahilde okunan romanlar sınıfına soktuğumuzu itiraf edebiliriz. Oysa "roman" okuyucusu karakterler ile özdeşleşebilir ya da tam tersi karakterlere yabancılaşabilir, karakterleri tanımak ister, duygularını, gel gitlerini izler, hak verir, kınar. Karakterlerin hareket ettiği, beklediği, seviştiği, içtiği, uyuduğu mekanlar ya da olayların geçtiği zaman dilimi bir şekilde tanıdık gelebilir. Kısacası -istisnalar olsa da, "roman" bir kurgu olarak yazarın hayal gücünün bir ürünü de olsa - okuyucu için daha gerçektir. Bu gerçekliğini de tamamen zaman-mekan-kişi-olay kurgusundaki dengenin okuyucuya daha geniş bir okuma ve hareket alanı sağlamasından aldığını düşünüyorum.
Öyle ya da böyle bir çoğumuz Highsmith ismine aşinayız. Polisiye okuru olanlar zaten yazarı yakından tanıyorlardır. Ama bunun dışında da Highsmith'le tanışmamız için sebeplerimiz var. Patricia Highsmith'in yazarlığının dışında, iyi yönetmenler tarafından filme çekilmiş romanları, adına aşina olduğumuz roman karakterleri var. Örnek vermek gerekirse, yazarın ilk romanı olan Trendeki Yabancı (1950) üstad Hitchcock tarafından 1951 yılında filme alınmıştır. Ki bu filme alınan tek kitabı da değildir. Wim Wenders, René Clément, Anthony Minghella, Liliana Cavani ve Roger Spottiswoode da yazarın ünlü Ripley karakterinden etkilenen ve onu beyazperdeye taşıyan yönetmenler arasında sayılabilir. Bu yönetmenlere aşina değilsek bile Dennis Hopper, John Malkovich ya da Matt Damon'la "Ripley" olarak karşılaşmış olmalısınız. Hiçbirisine aşina değilseniz de önemli değil aslında. Bir şekilde tanışmanız an meselesi.
Yazarların hayatları, yaşam öyküleri kişisel olarak çok da ilgimi çeken bir konu değil. Yine de Amerikalı olmasına rağmen daha çok Avrupa'da tanınan ve saygı gören bir yazar olması, aseksüel roman kahramanlarının aksine renkli bir cinsel kimlik taşıması, mutsuz çocukluk hikayelerine sahip olması yazdıklarının ötesinde Highsmith'i ayrıca ilginç kılan faktörlerden. Ayrıntılara girecek olursak, Patricia Highsmith doğmadan çok kısa bir süre önce annesi ve babası boşanır. Bir kaç yıl sonra da annesi Highsmith'in nefret ettiği, hakkında öldürme fantazileri kurduğu bir adamla evlenir. Mutsuz bir çocukluk geçirir sözün kısası. İlk gençlik yıllarında başlayan Edgar Allen Poe merakı ve hayranlığı belki de çok sonraları başlayacak yazma serüveninde ilk belirleyicilerdendir. Ayrıca Highsmith iyi bir ressam ve heykeltraştır. Cinsel kimliğini doyasıya açık etmiş ve yaşamıştır. Kendini heteroseksüel/homoseksüel kalıplarına sokmamış ve hayatı boyunca hem kadınlarla hem erkeklerle renkli ve olaylı ilişkiler yaşamıştır. Texas'da doğup hayatının büyük bir bölümünü İsviçre ve Fransa'da geçiren Highsmith Amerika'da neredeyse hiç kabul görmemiş ve Avrupa'da ün ve saygı kazanmıştır.
Daha herhangi bir romanı basılmadan önce, 1942 yılında, Highsmith günlüğüne şu notları düşer:"20. yüzyılı anlamak için en iyisi anormal bir bakış açısıdır. Bu, farketsek de fark etmesek de bir yandan birçoğumuzun anormal olmasından diğer taraftan da 20. yüzyılın aslında anormallik çerçevesinde kurulması ve devam ettirilmesindendir.3" Normallik ya da anormallik başlı başına bir tartışma konusu da olsa, Highsmith'in romanlarına sızdığı yer belki de romanlarını çekici kılan kısım olabilir. Kaldı ki yine günlüğüne düştüğü bir notta anormal bir karakterin gündelik hayata bakışı, hayattaki duruşu ile ilgili bir roman yazmanın, dahası okuyucu sona geldiğinde aslında karakterin anormal olmadığını ve kendisinin de tıpkı onun gibi olabileceğini fark etmesinin çok hoşuna gideceğini belirtir. Bu başlangıç noktası bile Highsmith'in karakterlerine ve romanlarına referans noktası olabilir. Gerçekten de Highsmith'in romanları gerek kurgu gerekse karakterler açısından daha zevkli bir polisiye roman okuması sunar. Agatha Christie, Sue Grafton ya da Raymand Chandler -bu liste uzatılabilir- da okumayı sevdiğim polisiye roman yazarları. Ancak bu yazarların romanlarında daha çok "olay" dır önemli olan. Başta da söylediğim gibi kendinizi kaptırır, cinayetleri çözmeye, dedektifçilik oynamaya başlarsınız ya da herşey baştan belliyse akışa kaptırırsınız kendinizi. Bu tür romanlarda kendinizi çok zorlamazsanız -ki gerek yoktur- alt metinler ya da göndermeler bulamazsınız. Benzetme yapmak gerekirse iyi bir Hollywood gerilim ya da aksiyon filminde alınan tada yakındır deneyiminiz. Ancak Patricia Highsmith okuyorsanız beklendiği üzere bir cinayetler silsilesi, ordan oraya koşuşturmalar ya da psikopat katillerle karşılaşmazsınız. İşlenen cinayetler vahşi ya da hesaplaşmaların sonucu değildir.
Kısacası 20. yy edebiyatında -yazdığı tür her ne kadar- edebiyat mıdır değil midir sorularına muhattap olsa da- Patricia Highsmith bir çok yazara bahşedilmeyen ün ve saygıdan payını almıştır. Ve ona saygısını ve sevgisini sunan kitle içerisinde sanırım ben de varım. 11990 yılında romandan uyarlanan, Anthony Minghella'nın yönettiği ve başrollerinde Matt Damon, Jude Law ve Gwyneth Paltrow'un oynadığı film, 1960 yılında René Clément tarafından filme alınmış ve başrolde de Alain Delon boy göstermiştir. 21952 yılında "Tuzun Bedeli" ismiyle yayınlanan kitap, 1991 yılında yazarın kullandığı bir diğer isim olan Claire Morgan adıyla "Carol" ismiyle tekrar basılmıştır. 3Gray, J., Beautiful Shadow: A Life of Patricia Highsmith - Book Review, New Statesman, June 30, 2003 Kaynaklar
www.kirjasto.sci.fi/highsm.htm |
|
||||||||||||||||||