altYazılar | eleŞtiri

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 Polisiye Roman, Patricia Highsmith ve Ripley'in Ötesi....

D. Burcu Eğilmez  

Bu yazı polisiye roman ve janrın önemli bir ismi olan Highsmith üzerine bir deneme niteliği taşıdığından, bundan sonra söyleyeceklerim konusunda kafa karıştırmamak için birkaç noktaya açıklık getirmek isterim. Polisiye edebiyat mıdır, değil midir tartışmalarının tarafımca herhangi bir önemi yok. Tartışılabilir. Edebiyatın alt türleriyle de bir derdim yok. Ancak romanları kategorize etmek konusunda çekincemi koymak isterim. Naçizane bir "okur" olarak sadece derdimi anlatabilmek amacıyla zaman-mekan-karakter-olay dörtlüsünün farklı ele alınabilmesi sebebiyle "bilim kurgu" ve "polisiye"yi roman türü olarak ayrı bir yere koymak isterim. Ki bu ayrımı da subjektif olarak tanımlamak gerekirse bu dörtlünün tamamı, birkaçı ya da herhangi biri bilim kurguda tamamen başka bir gerçeklikte kurgulanabilirken, polisiyede yazarın "olay" üzerine yoğunlaşması beni bu ayrımı yapmaya iten önemli bir nedendir. Bunun dışında tür olarak tanımlanan kategoriler de benim için anlamlı olmadığından "roman" diye adlandırdığım şey benim için sadece "polisiye" ve "bilim kurgu" dışında kalan ve zaman-mekan-karakter-olay dörtlüsü çerçevesinde yazılan kurmaca metinlerdir.

Polisiye okuyorsanız geniş bir alanda top koşturduğunuzun farkındasınızdır. Cinayetler ve ipuçları arasında katili tahmin etmek, katilin baştan belli olduğu bir serüven içerisinde kurbanları izlemek, cinayetlerin kurguları içerisinde kaybolmak, "dedektifin" yakaladığı ipuçları ve tahminlerle oynamak sahanın dörtte üçünü kapsar kanımca. Kalan alanda ise suç-suçlu-ceza başlıkları ya da ahlak, erdem, vicdan, iyilik-kötülük gibi kavramlar üzerine de kafa yorabilirsiniz- ki bu alana hiç top atmayan yazarlar da olabilir pek tabi. Bu durumda polisiye romanların içerisinde bir çok patika olduğunu söyleyebiliriz. Yazar da sizi bu patikalara sokmaktan, isteyince de gezindiğiniz patikadan çıkarmaktan zevk alır. Gelin görün ki polisiye romanların ya da öykülerin içerisindeki patikalar çok da dolambaçlı değildir. Olay örgüsü içerisinde okur patikalara sapar sapmasına ama yazarın yönlendirmeleri, verdiği yeni işaretlerle çok geçmeden tekrar anayola çıkar. Yani polisiye bir roman türü olarak yazarın okuyucuyla oynadığı bir oyun gibidir. Boşlukları doldurmak, yeni boşluklar yaratmak, dikkati başka bir yana çekmek, ya da dikkati istediği yana çekmek tamamen yazarın elindedir. Bu yüzden polisiyede raslantısallığa yer yoktur. Yazma eylemini bilemeyiz ama bu oyunun okuma eylemini gayet keyifli bir hale getirdiğini söyleyebiliriz.

Hoş bu söylediklerim "roman" yazarının yazdığı üzerinde hakimiyeti olmadığı ya da romanı istediği gibi kurgulamadığı anlamına gelmez. Ancak "roman" yazarının zaman-mekan-olay-karakterler dışında bir de "dil" ile daha özenli olması beklenen bir ilişkisi vardır. (Polisiye edebiyat mıdır, değil midir tartışmaları içerisinde en çok üzerinde durulan noktanın da bu olduğunu biliyoruz.) Kaldı ki bu da tek başına yeterli bir fark değildir. Kadro ne kadar kalabalık olursa olsun kahramanlar ya da anti-kahramanlar okuyucuya daha iyi tanıtılır. İç dünyalarına inebileceğimiz ipuçları daha fazladır. Mekanlar daha önemli ve tanıdık, zaman sınırları daha belirgindir. (Bilim kurguyu da janr olarak tüm bu genellemelerin dışında bıraktığımı ifade etmeye çalışmıştım...) Tüm bunlar yazarın tarzına göre çeşitlilik gösterse de "roman" okuyucusu olarak yazarın dünyasında da olsa daha rahat devinebildiğimizi ya da metni daha esnetebildiğimizi söylemek gerekir. Bu, bir yandan okuyucunun yer-zaman-mekan-kişiler örgüsü dışında aldığı lezzeti çeşitlendirirken, bir yandan da bahsi geçen kurgu içerisinde yeni anlamlar, kaygılar, arayışlar peşine düşmesine olanak sağlar. Çoğumuzun anladığı türdeki polisiye roman okuması içerisinde bu alanlara çok da kaymadığımız, daha çok polisiye romanları eğlenceli, boş zaman doldurucu, sahilde okunan romanlar sınıfına soktuğumuzu itiraf edebiliriz. Oysa "roman" okuyucusu karakterler ile özdeşleşebilir ya da tam tersi karakterlere yabancılaşabilir, karakterleri tanımak ister, duygularını, gel gitlerini izler, hak verir, kınar. Karakterlerin hareket ettiği, beklediği, seviştiği, içtiği, uyuduğu mekanlar ya da olayların geçtiği zaman dilimi bir şekilde tanıdık gelebilir. Kısacası -istisnalar olsa da, "roman" bir kurgu olarak yazarın hayal gücünün bir ürünü de olsa - okuyucu için daha gerçektir. Bu gerçekliğini de tamamen zaman-mekan-kişi-olay kurgusundaki dengenin okuyucuya daha geniş bir okuma ve hareket alanı sağlamasından aldığını düşünüyorum.

Başa dönecek olursak polisiye romanlarda "olay"ın kurgusunda yoğunlaşma eğiliminin; giriş-gelişme-sonuç (ya da türev kurguların) aralarının raslantıdan uzak, planlı programlı bir şekilde doldurulmasının; toplumsal eleştiriye ve karakterlerin "psikolojik" çözümlemelerine yer verilmemesinin janrın karakteristik özellikleri olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada da, naçizane, Patricia Highsmith'in polisiye edebiyatı içersinde kırılma noktalarından biri olduğu fikrindeyim. Bu noktaya geleceğim. Ama önce...

Öyle ya da böyle bir çoğumuz Highsmith ismine aşinayız. Polisiye okuru olanlar zaten yazarı yakından tanıyorlardır. Ama bunun dışında da Highsmith'le tanışmamız için sebeplerimiz var. Patricia Highsmith'in yazarlığının dışında, iyi yönetmenler tarafından filme çekilmiş romanları, adına aşina olduğumuz roman karakterleri var. Örnek vermek gerekirse, yazarın ilk romanı olan Trendeki Yabancı (1950) üstad Hitchcock tarafından 1951 yılında filme alınmıştır. Ki bu filme alınan tek kitabı da değildir. Wim Wenders, René Clément, Anthony Minghella, Liliana Cavani ve Roger Spottiswoode da yazarın ünlü Ripley karakterinden etkilenen ve onu beyazperdeye taşıyan yönetmenler arasında sayılabilir. Bu yönetmenlere aşina değilsek bile Dennis Hopper, John Malkovich ya da Matt Damon'la "Ripley" olarak karşılaşmış olmalısınız. Hiçbirisine aşina değilseniz de önemli değil aslında. Bir şekilde tanışmanız an meselesi.

Yazarların hayatları, yaşam öyküleri kişisel olarak çok da ilgimi çeken bir konu değil. Yine de Amerikalı olmasına rağmen daha çok Avrupa'da tanınan ve saygı gören bir yazar olması, aseksüel roman kahramanlarının aksine renkli bir cinsel kimlik taşıması, mutsuz çocukluk hikayelerine sahip olması yazdıklarının ötesinde Highsmith'i ayrıca ilginç kılan faktörlerden. Ayrıntılara girecek olursak, Patricia Highsmith doğmadan çok kısa bir süre önce annesi ve babası boşanır. Bir kaç yıl sonra da annesi Highsmith'in nefret ettiği, hakkında öldürme fantazileri kurduğu bir adamla evlenir. Mutsuz bir çocukluk geçirir sözün kısası. İlk gençlik yıllarında başlayan Edgar Allen Poe merakı ve hayranlığı belki de çok sonraları başlayacak yazma serüveninde ilk belirleyicilerdendir. Ayrıca Highsmith iyi bir ressam ve heykeltraştır. Cinsel kimliğini doyasıya açık etmiş ve yaşamıştır. Kendini heteroseksüel/homoseksüel kalıplarına sokmamış ve hayatı boyunca hem kadınlarla hem erkeklerle renkli ve olaylı ilişkiler yaşamıştır. Texas'da doğup hayatının büyük bir bölümünü İsviçre ve Fransa'da geçiren Highsmith Amerika'da neredeyse hiç kabul görmemiş ve Avrupa'da ün ve saygı kazanmıştır. Her yazarın yaşadığı ve soluduğu coğrafyanın ikliminden öyle ya da böyle etkilendiğini düşünürsek Highsmith'in neredeyse tüm romanlarında - özellikle de Ripley'in maceralarında, İtalya, Fransa hatta Yunanistan kahramanların sık sık ziyaret ettiği ya da yaşadığı mekanlardır- Avrupa ruhunun hissedilmesi garip olmasa gerek. Benzer şekilde biseksüel Ripley (Hollywood versiyonunda - Becerikli Bay Ripley1 - bu nokta nerdeyse tamamen dikkatten kaçmıştır!) karakteri ya da Carol2'da (1991) evli bir kadınla bir tezgahtarın aşkı Highsmith'in cinsel kimliğinin yansımaları olarak da okunabilir. Yine Ripley Karanlıkta (1970) kitabında ölü bir ressam-onun yerine ve onun adıyla resim yapan genç bir başka ressam-tablolar ve tabi ki Ripley karakteri çerçevesinde dönen olaylar da sanat, sanatçı ve sanat eseri üzerine bir okuma deneyimi olarak da değerlendirilebilir. Kısacası Highsmith'in orijinal kişiliği yazdıklarını beslemiş ve polisiyeyi klasik polisiye anlatısından farklılaştıran bir alana doğru çekmesine olanak tanımıştır. Peki nedir Highsmith romanlarından alınan lezzet- ya da aldığım lezzet?

Daha herhangi bir romanı basılmadan önce, 1942 yılında, Highsmith günlüğüne şu notları düşer:"20. yüzyılı anlamak için en iyisi anormal bir bakış açısıdır. Bu, farketsek de fark etmesek de bir yandan birçoğumuzun anormal olmasından diğer taraftan da 20. yüzyılın aslında anormallik çerçevesinde kurulması ve devam ettirilmesindendir.3" Normallik ya da anormallik başlı başına bir tartışma konusu da olsa, Highsmith'in romanlarına sızdığı yer belki de romanlarını çekici kılan kısım olabilir. Kaldı ki yine günlüğüne düştüğü bir notta anormal bir karakterin gündelik hayata bakışı, hayattaki duruşu ile ilgili bir roman yazmanın, dahası okuyucu sona geldiğinde aslında karakterin anormal olmadığını ve kendisinin de tıpkı onun gibi olabileceğini fark etmesinin çok hoşuna gideceğini belirtir. Bu başlangıç noktası bile Highsmith'in karakterlerine ve romanlarına referans noktası olabilir. Gerçekten de Highsmith'in romanları gerek kurgu gerekse karakterler açısından daha zevkli bir polisiye roman okuması sunar. Agatha Christie, Sue Grafton ya da Raymand Chandler -bu liste uzatılabilir- da okumayı sevdiğim polisiye roman yazarları. Ancak bu yazarların romanlarında daha çok "olay" dır önemli olan. Başta da söylediğim gibi kendinizi kaptırır, cinayetleri çözmeye, dedektifçilik oynamaya başlarsınız ya da herşey baştan belliyse akışa kaptırırsınız kendinizi. Bu tür romanlarda kendinizi çok zorlamazsanız -ki gerek yoktur- alt metinler ya da göndermeler bulamazsınız. Benzetme yapmak gerekirse iyi bir Hollywood gerilim ya da aksiyon filminde alınan tada yakındır deneyiminiz. Ancak Patricia Highsmith okuyorsanız beklendiği üzere bir cinayetler silsilesi, ordan oraya koşuşturmalar ya da psikopat katillerle karşılaşmazsınız. İşlenen cinayetler vahşi ya da hesaplaşmaların sonucu değildir. Tam tersine karakterler gündelik hayatın akışı içerisinde bazen yanlışlıkla bazen mecburen (!), bazen de "durumu" kurtarmak ya da düzeltmek adına yaptıklarının rasyonelliğine inanarak sakin ve planlı adam öldürebilir. (Bu noktada Ripley karakterinin biraz daha farklı olduğu söylenebilir. Çünkü Ripley için cinayetler o kadar olağan ve sorunların çözülmesi için o kadar elzemdir ki yaptıkları bazen haklı (!) ve gerçekten gerekli (!) bile görülebilir. Ve Ripley hayatında hiçbir şey olamamış gibi kaldığı yerden devam etmeyi başarır. Hatta daha cüretkar hamlelerle...) Siz de çoğu kez karakterleri suçlamazsınız, çünkü kafanızdaki "suçlu" tanımına uygun değildirler. Kaldı ki karakterin vicdan muhasebesi ya da size kadar gelen iç sesi zaten sizi de hesaplaşmanın ve muhakemenin içerisine sürüklemiştir. Sıradan insanlardır suçlular. Fabrikada çalışan bir mühendis, evli ve çocuklu bir adam, yan komşu ya da tatile çıkan bir yazar olabilirler. Yaşamları herhangi birininki kadar olağan ve durağandır. Zaten cinayete kadar siz karakterleri tanımış, nasıl bir ruh hali içerisinde olduklarını anlamış, hayattan beklentilerini görmüş, gündelik hayatlarına girmişsinizdir. Bu durumda "suçlu" pekala "kurban" da olabilir gözünüzde. Kaldı ki sıradan insanlar olan karakterlerimiz ne ahlaksız ne de vicdansızdır. Ve hikayeler çoğu kez -polisiye de çokça rastlanan bir hal değildir bu- onların gözünden anlatıldığından olan biten bizim için suç-suçlu-ceza üçgeninin dışına çok daha rahat çıkar. Suçlunun psikolojisi, akıp giden hayatta tutunma çabası, gündelik ilişkileri, gittikçe artan yalanları, tökezlemeleri, içine dönmüşlüğü, birisine itiraf edip rahatlamayı seçmemesi ve giderek zorlaşan hayatında attığı adımlar kanımca Highsmith'in suçlularını diğerlerinden ayıran özelliklerdir. Ayrıca "suçlu"nun karşısında olmasını beklediğimiz "adalet ve yargı"nın ya da "otorite"nin temsilcileri polisler çoğunlukla ikincil plandadır. Alıştığımız polisiyelerdeki acar ve zeki dedektif, uyanık polis Highsmith'in romanlarında o kadar da "acar", "zeki" ya da "uyanık" değildir. Olması gerektiği kadardır tüm özellikleri. Ne fazla ne eksik. Bu yüzden de polisiye romanlarda cinayet ve ardında yatan binbir türlü nedeni çözme hazzı Highsmith'in romanlarında yoktur. Ama kitap bittiğinde sonu ne olursa olsun hep biraz hüzün de bırakır insanda...

Kısacası 20. yy edebiyatında -yazdığı tür her ne kadar- edebiyat mıdır değil midir sorularına muhattap olsa da- Patricia Highsmith bir çok yazara bahşedilmeyen ün ve saygıdan payını almıştır. Ve ona saygısını ve sevgisini sunan kitle içerisinde sanırım ben de varım.

 yukarı   
11990 yılında romandan uyarlanan, Anthony Minghella'nın yönettiği ve başrollerinde Matt Damon, Jude Law ve Gwyneth Paltrow'un oynadığı film, 1960 yılında René Clément tarafından filme alınmış ve başrolde de Alain Delon boy göstermiştir.
21952 yılında "Tuzun Bedeli" ismiyle yayınlanan kitap, 1991 yılında yazarın kullandığı bir diğer isim olan Claire Morgan adıyla "Carol" ismiyle tekrar basılmıştır.
3Gray, J., Beautiful Shadow: A Life of Patricia Highsmith - Book Review, New Statesman, June 30, 2003

Kaynaklar

www.kirjasto.sci.fi/highsm.htm
www.wwnorton.com/catalog/featured/highsmith/home.htm
Gray, J., Beautiful Shadow: A Life of Patricia Highsmith - Book Review, New Statesman, June 30, 2003

 yukarı   

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular