![]() |
altYazılar | eleŞtiri
|
![]() |
|||||||||||||||||
Modern Türk Edebiyatının ülke sorunlarının çözümlenmesi projelerinin bir ayağı olarak görülmesine itiraz etmek pek de kolay değildir. Hele on dokuzuncu yüzyıldan başlayarak vahşi, saldırgan kapitalizmin büyük ölçüde kurbanı olmuş bu topraklar gözönünde tutulduğunda bu sav iyice güçlenecektir. Orhan Hançerlioğlu günümüzde -belki de biraz eksik olarak- daha çok felsefe alanında yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Oysa 1950'lerde giriştiği ve nedense sürdürmediği romancılığı onun düşünür kimliğinin anlaşılmasında kilit bir rol oynayacak bir niteliğe sahip görünmektedir.
Hançerlioğlu'nun felsefe çalışmalarında izleri kolaylıkla seçilebilen yanlılığı, tüm kitap boyunca ustaca konuşlandırılmış. Her bölümün başına yerleştirilen alıntılar boyunca hem ülke içinde hem de ülke dışında, ilgili zaman diliminde geçen olaylara yer verilmiştir. Bu alıntılardan ortaya çıkan sonuç: Ülke içinde neredeyse hiçbir şeyin yolunda gitmediği görülürken, dışarıda aynı yıllarda bilimde yenilikler birbirini takip etmekte, toplum ilerlemektedir. Klasik tezli romanların satır aralarında, metne yedirerek vermeyi seçtiği düşünceler, kitapta gazeteci yansızlığı ve netliğiyle roman metninden ayrı olarak hem de başkalarının ağzından sıralanmaktadır. Böylelikle okur kendisi isterse romanın sorunsalını tarihsel/toplumsal bir bağlama yerleştirme olanağı kazanmaktadır. Yediviran köyünden Ömer ağagillerin iç parçalayan öyküsü, vergi tahsildarının üründen pay almasıyla başlar. Osmanlı'nın giriştiği her savaş için sürekli asker topladığı köyde erkek nüfus kalmamış gibidir. Yaşamlarını sürdürmek için iç güvey damat peşine düşen köylüler, doğayla baş başa kalmanın getirdiği bir ilkellikle var olmaktadır. Damadın, olmayan öküzün yerine koşulmasında hiçbir gariplik yoktur; ölen ağabeyin, ninenin ölümü yağmurun yağmasından daha az olağanüstüdür. Köyü bir arada tutan şey, gelişmiş bir insan örgütlenmesinden çok, ancak hayvanlarda görülen bir içgüdüye benzemektedir daha çok... Devletin yalnızca vergi için kapısına gelmesi, köylüyü bir dış dünyanın var olduğu düşüncesinden çoktan koparmıştır. Her şey ekilmemiş topraklarını çaresizce izlemek zorunda kalışlarının yakıcılığı etrafında dönmektedir. Köylüler, bilincinde olmadıkları bir hayvanlaşma girdabına kapılmışlardır. Osmanlı'dan cumhuriyete geçiş yıllarında daha önceki savaşlardan dönmeyen erkeklere, Murat ağanın bacaklarını, bir kolunu ve bir elini yitirmesi eklenir. Sonunda köylüler Murat ağanın kişiliğinde bir “ağaç kütüğü” kadar yararsız, verimsiz hale dönüşmüştür. Arada eşkıyanın köyü yakıp yağmalaması da tuz biber olmuştur. Yeni bir rejim kurulmuştur ama köylünün elinde avucunda ne varsa, tıpkı dinmeyen yağmurun ekilmemiş toprakların küçük bir bölümünü oluşturan bölümündekileri alıp götürmesi gibi, almaktadır. İkinci dünya savaşının bitişiyle aynı zamanlarda köyü kaymakamın ziyaret etmesi bu durumu pek yerinde örneklemektedir. Eski Osmanlı idaresinin mutlak ilgisizliğinin yerini cumhuriyetin tepeden bakan buyurgan tavrı almaktadır. Kaymakamın, milli eğitim memuru ve jandarma üsteğmenle köye gelip bir okul yapmak istediklerini söylemeleri ama bunun için sadece bir okul planı bırakıp gitmeleri yeni düzeni tarif için güzel bir ipucu oluşturmaktadır. Kendi bedenine kadar hemen her şeyini yitirmiş olan Murat ağanın kaymakamın köyden ayrılmasının hemen ardında ölmesi her şeye karşın eskinin yılmadan yorulmadan yaşam sahnesinden çekilip giderken bile yaşayanlara bir şeyler bırakmakta olduğunun işaretidir: “Murat yenilmişçesine başını eğdi. Uçsuz bucaksız ovada, kendi topraklarının içinde unutulduğunu, kaderiyle baş başa bırakıldığını anlamıştı.” (s. 124) Bu miras, yaşamın acımasızlığıyla baş başa kalmaktan başka bir şey değildir. Aşağı yukarı altmış yıl önceki bu unutulmuşluğun bugün de varlığını sürdürdüğünü öne sürmek abartı olmayacaktır. Ekilmemiş Topraklar bir Mahmut Makal'ın, bir Fakir Baykurt'un temsil ettiği gibi “köy romanı” değildir; daha çok yazarın, büyük oranda köylü bir toplumun çözülüşünün ana duraklarını belirlediği doğalcı bir tutumla kaleme aldığı bir dönem çalışmasıdır. Hep ülkesiyle milletiyle bir bütün olduğu vurgulanan bir toplumun nasıl da hiçbirşeyin parçası olamamış olduğunun hazin öyküsüdür Ekilmemiş Topraklar...
Ekilmemiş Topraklar |
|
||||||||||||||||||