altYazılar | eleŞtiri

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 Müesses Ölüme Toplu Fotoğraf Vermeden

BİA Haber Merkezi
15.07.2002

Ahmet Orhan

BİA (Ankara) - 'Ozanlık bir dergâha girmeye benzer' demişti İlhan Berk. Dergâhların kesin ve katı koşulları bir müridi nasıl zorlar, nasıl terbiye ederse, şiir de şairi öyle zorlar ve terbiye eder, diye almak istiyorum bu sav sözü. Şeyhine başkaldıran bir müridin aynı dergâh çatısı altında varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Asi mürit ya dergâhı ter edecek, lânetlenerek başka diyarlara gidecek ya da kendi dergâhını kuracaktır.

Lanetli şair

Ece Ayhan ise hem şeyhine başkaldıran hem de dergâhını terk etmeyen örneksiz bir mürit gibi durdu Türkiye şiir ortamında. İkinci Yeni dergâhına öyle bir bağlıydı ki, üzerinden geçen kırk küsür yıla rağmen hâlâ şiirin gerçek adresinin orası olduğunu söyleyen tek kişiydi. İkinci yeni şiirinin önde gelen isimleri (Cansever, Süreya, Uyar) birer birer göçtü dünyamızdan. Geride kalanlar (Berk, Karakoç) ise artık İkinci Yeni'yi fazlaca dillendirmeden yeni şiirler kuruyorlar. Ece Ayhan ise son gününe dek Sivil Şiir'den, Sıkı Şiir'den yani İkinci Yeni Şiiri'nden yana oldu hep. Ama İkinci Yeni kuşağının tamamına yakınıyla ya kavgalıydı ya da mutlaka bir sürtüşme yaşamıştı.

Ece'ce toplum projesi

İkinci Yeni konusunda diğer şairlerin neler düşündüğüne kuşbakışı bir göz attığımızda, hemen hepsi için İkinci Yeni'nin poetik bir durumu, edebi bir süreci ifade ettiğini görüyoruz. "Garip Şiiri'ne bir tepki olarak İkinci Yeni" saptaması hemen hemen tüm şairler tarafından kabul ediliyor. Oysa Ece Ayhan için İkinci Yeni poetik, edebi süreçlerin dışında; ama bunları da içine alan başka bir projeyi, bir toplumsal projeyi ifade ediyordu. Bu proje 'somut görüntüye karşı soyut modelin akılda üretilebilmesi'ni hedef alan, düşünce iklimini değiştirmeyi amaçlayan büyük bir projeydi.

Ece Ayhan'ın, "(...) Ben aslında şair filan değilim. Yanlış meslekte uğraşıyorum. Ben etikçiyim. İnsana yaklaşma denemeleri bakımından şiir bana yetmiyor. Benim kaynaklarımın geliştiği yer şiir değil. Şiirden gelmiyorum ben. Araç olarak kullanıyorum. Yanlış mesleği seçmişim. Şerif Mardin gibi, İsmail Beşikçi gibi, İdris Küçükömer gibi bir bilim adamı olmayı çok isterdim. Çok zor olduğunu biliyorum ama." (Şiirin Bir Altın Çağı 149) sözlerini böyle anlayabiliriz. Buna rağmen, bu toplumsal projenin dört başı mamur bir programa yaslandığını söylemek oldukça zor. Ece Ayhan'ın huysuz, kavgacı, zaman zaman saldırgan bir tutumla ince ince ördüğü bu poetik çıkışlı ama onu aşan programı, tam anlamıyla Ece'ce bir programdır diyebiliriz.

Ece Ayhan'ın İkinci Yeni'yle birlikte olgulaşan toplumsal projesinin temel dayanakları tarihsel verilerden beslenmektedir. Daha doğrusu tarihsel verilerin Ece Ayhan yorumuyla beslenmektedir.

Ece Ayhan'a göre düşünce, bu topraklardan (Ortadoğu) tasını tarağını toplayıp gitmiştir, hem de kimilerinin söylediği gibi Osmanlı'nın çöküş döneminde değil, neredeyse Yunus'tan bu yana düşünce yoktur bu topraklarda. Osmanlı İmparatorluğu da Bizans'taki bir sülâle değişiminden öteye geçmemiş çok kültürlü, çok toplumlu bir coğrafya, iktidar olabilme hırsıyla parça parça çökertilmiştir.

Tarihi tersinden yürümeye yeltenen bir şair

Çok Eski Adıyladır toplamına bakılırsa, tarihi tersinden yürümeye yeltenen şair, adaletsizliğin ve zulmün egemen figürü olarak zincirsiz aslanla dolaşan Padişahı; iktidara konabilme yetisine haiz, halktan kopuk bürokrat figürü olarak riyaziye çalışan paşayı, adalet duygusu travmatik bir biçimde zedelenen mazlum figürü olarak Almanya'nın altını üstüne getiren Michael Kohlhaas'ı işaret etmektedir.

Mimar Sinan ve Ece Baba ise toplamda yer alan iki önemli kişiliktir. Sinan, somut görüntüye karşı soyut modeli akılda üretebilen bir yetenektir. Süleymaniye külliyesini daha inşaata başlanmadan kafasında tümlemiştir. Ecebaba ise Hero ile At'ın yasak aşkını, aşka verilen emeği ön plana çıkararak mazur görmekte (ama argın sabahlar unutulmuş, dedi bir Ecebaba), adalet duygusunun öteki için nasıl yürürlüğe sokulabileceğine ilişkin ip uçları vermektedir.

Çocukların kanını içerek iktidarını sürdüren bir imparatorluk, üretimden kaynaklanan artık değeri, iktidara konarak çalan hırsız bürokratlar, bir bütün olarak iktidar imgesini bütünler Ece Ayhan'da. Bu iktidar, ilkokul öğrencilerine idam uygulamaları izlettirecek kadar us dışı bir refleksle yapışmaktadır halkın ve kendi çocuklarının kanına. Bu yüzden tarihi tersinden okumaya yeltenen çocuklar devlet derslerinde öldürüleceklerdir. Bu yüzden muhtasar ve nezih kılınan tarih kitapları azınlıkları, yani hal ve gidişi sıfır olanları görmezden gelecek, onları unutturacaktır: Kantocu Peruz sahiden yaşamış mıdır?

Tarihin dışına düşürülenler

Tarihin dışına düşürülen kimselerin, Ece Ayhan şiirini baştan başa kat etmesinin bir nedeni de iktidara karşı doğal müttefiklerini arayan şairin, yanında rahat uyuyabileceği figürlerle ittifak kurmak isteğidir. Ama bu ittifakın diğer tarafı ölü bütündür.

"Meşrutiyetler [birinci ve ikinci Meşrutiyetler] insanlarıyla, cambazlarıyla, insan ilişkileri, zamparalarıyla (Bizans'taki İlya'nın, arabasıyla göğe çıkışından... Kantocu Peruz'a dek) ilgileneceğim doğallıkla. Günümüzdeki bu insanların tarihini araştırıyorum ben, bunların gerçek analarını babalarını öğrenmek bellemek de istiyorum. (Yalnız Kardeşçe 29)"

Şairin bu sözlerini, ölü bütünle girişilen ittifakın bugüne yansıyacak dayanışma aktörlerini belirlemeye yönelik bir strateji kurduğu biçiminde almak, en azından kuramsal olarak yanlış olmaz. Ama Ece'ce programda bunun yanlışlığı iki düzlemde belirir.

Birincisi bu sözlerin alıcısı olan okur, "her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı" olarak dayanışma gönüllülerinin dışına çıkarılırlar. İkinci düzlemde ise, Meşrutiyetler insanlarının bugünkü varisleri, yani Pera ve Beyoğlu'nda boy gösteren, tarihten düşürülmüş lümpenlerin Ece Ayhan'ın kurduğu poetikaya vâkıf olması olanaksızdır. Oğuz Demiralp'in de belirttiği gibi şairle kaynak kişiler arasında büyük bir bilinç ayrımı bulunmaktadır.

Ece Ayhan'ın dili, toplumsal üretime katılmayanların, kenara itilmişlerin, lümpenlerin dilidir. Ama şair ile bu kaynak kişiler arasındaki büyük bilinç ayrımı göz önüne alındığında, şiir kaynaklandığı yerde de okunmayan bir şiir olur. (Okuma Defteri 31)

Geleceğe açılan boyut ve çocuklar

Ece'ce toplum projesinin geleceğe nasıl baktığını inceleyecek olursak, Ece Ayhan şiirinde geçmiş ve bugünden geleceğe açılan boyut; ancak çocuklar aracılığıyla gerçekleşebilmektedir. Ayhan 1980 yılında Doğan Kemancı'yla yaptığı bir söyleşide şöyle diyor:
"Benim okurlarım her zaman çocuklardır, onları düşünerek yazarım, yazacağım. Ve çocuklardan, alttan gelenlerden başkasına da güvenmiyorum, güvenmeyeceğim de... (YK 72)"

Geleceğin taşıyıcısı olan çocuk imgesinin Ece Ayhan'da nasıl biçimlendiğini ve temsil edildiğini açımlayabilmek için Bakışsız Bir Kedi Kara adlı kitabı kılavuz edinebiliriz. Çünkü, Bakışsız Bir Kedi Kara'da yer alan şiirlerin yatay eksendeki ortak paydası çocuk'tur. Çocuk imgesi "İplere dizili çiçekler ve çocuklar" , "Başlarını eğiyorlar yine ablalarının önünde, sabahleyin olduğu gibi", "...mor gözlü çocuk ölüsü bir pazar..." gibi pek çok dizede yer almakta ve hep bulunduğu sıkıntıdan kurtulmaya çalışan, bir çıkış arayan özne olarak yeniden üretilmektedir. Bu toplamda yer alan "Mısrâyim"' adlı şiir geleceğe bakışı temsil eden çocuk imgesi hakkında önemli veriler barındırmaktadır.

Mısrâyim

Kaçtığı bilinmeyen bir ülkesinde cinler padişahının,
bir yeniyetme. Değiştirmiştir adını, saçlarını kazıtmış-
tır. Soğuk bir tabanca yastığının altında, uyuyabilir
ancak. Bir yelek giymiştir dimi; kuşbilime çalışır,
omuzunda simurg kuşu, eskiden ötermiş.

Bir tehlikeye yaslanmıştır; uçurtma uçurur, yüzlüğü
düşmüş. Yakalanır ming izleyicilere, bileği incecik. Bir
kılıçla keserler kirpiklerini uzun. Kırarlar eklemlerini,

pantolonunu sıyırıp gümüş bir şamdana oturturlar,
ziftle boğarlar teknede, damgalarlar.

Uçsuz bucaksız kucağındadır barbar anasının, bir
yeniyetme. Büyük bir alınla karşılar ölümü de,
alkışlayarak karşılar; unuttun beni mavisinden bir
yelkenliye binmiştir. Hamsin yelleri eser Mısrâyim'-
den, kırk gün. Saçlarını uzatmıştır. Yalnızlığı sever.

Olmayan ülkeye kaçmak

Yukarıda değindiğim gibi, Ece Ayhan'ın toplum projesinde gelecek umudunu sürdüren tek figür çocuktur. Ama bu çocuk da ancak olmayan bir ülkeye (cinler padişahının bilinmeyen ülkesine) kaçmakla arayacaktır kendi çıkışını.

Vardığı yerde huzursuzluk duyacaktır, adını değiştirecek, saçlarını kazıtacaktır. Uykuları yastığının altındaki tabancaya bağlıdır. Var olabilmek uğraşısında yine yanlış bir yol seçecek, olmayan bir kuşun (simurg) ötüşünü kaybetmiş tedrîsatıyla haşır neşir olacaktır. Tehlike içinde olduğu bellidir, bulunduğu yer bir uçurum kıyısı ya da savunmasız bir açıklıktır, "uçurtma uçurur ve yüzlüğü düşmüştür" betikleri bir uçurum kıyısında tutunmaya çalıştığı izlenimi vermektedir. Tehlike yakından gözlemektedir onu.

Ming izleyicilere yakalanır. (Ender Erenel'in 'Bakışsız Bir Kedi Kara Sözlüğü'ne göre Ming, Ece Ayhan'ın çocukken izlediği bir filmde rol alan kötü karakterin adıdır). Bir Çin hânedanının adıdır Ming, iktidarın yeni yüzüdür. İzleyicilere yakalanmasıyla birlikte işkence sözlüğü yeniden girer devreye, kılıcın fallik bir obje olarak konumlandığını biliyoruz, cinsiyetinden söz edilmeyen çocuğun uzun kirpiklerinin bu objeyle kesilmesi eğretileme olarak bir tecavüzü imlerken gümüş şamdana oturtulmak tecavüzün bir eğretilemesi olarak belirir. Çünkü kılıç imgesinin kesinliğine rağmen, şamdan hem dik duruşu hem de mumu içine alması bakımından eril ya da dişil olarak değil, erselik bir nesne olarak konumlandırılır.

Umudun terk ettiği çocuk

Böylelikle kötülüğün, yani işkencenin geleceği yön de belirsizleşir, kötülük her yerdedir. Bu korku durumuyla umutsuzluğun körüklendiğini görürüz. Ziftle boğulma ve damgalanma çocuğun alnında leke gibi taşıyacağı umudunun görsel kalıtları olacaktır. Bu kötülüklere uğradıktan sonra artık kendisini barbarlığın kucağına bırakacaktır. Çünkü kötülüğün geldiği yer, ana kucağı kadar yakındır ona. Ölüm anlamını yitirmiş ve belki de özlenen istenen bir durum olmuştur artık. Alkışlanarak karşılanan bir kurtuluş gibi beklenmektedir artık.

Umut yitmemiştir ama, terk etmiştir çocuğu. Unuttun beni mavisinden yelkenliye binişi, İsa'nın çarmıhtan babasına seslenmesinin görüntüsüdür. Akdeniz yarıçaplı coğrafyada güneyden yani Mısır'dan hamsin yelleri eser. Hamsin, elli demektir ve elli gün süren rüzgar olarak bilinir. Ama çocuğun yelkenlerine kırk gün dolacaktır bu rüzgarlar. Umutsuzluk, göze aldığı maceranın somutlaştığı saçlarıyla da perçinleşir, uzamıştır. Belli ki çocuk bu süreçte büyümüştür; yalnızlığı sevecek kadar.

Eksiklikle dolaylanan bir şiir

Açıkça görülüyor ki şiiri baştan sona bir eksiklik, yokluk durumu kat eder. Olmayan cinlerin, olmayan padişahının olmayan ülkesiyle başlar şiir. Saçların yokluğu ve eski adın eksikliği izler bunu. Olmayan, hayali bir kuşa yönelerek uçmak dürtüsü sezdirilir, ama olmayan kuşun artık ötümlüğü de eksiktir. Uçurum kıyısında güvenden uzaktır ve yüzlüğü düşmüştür. Yakalandığında ilk kaybettiği kirpikleri, yani cinselliğidir. Umudun belleğinden de silinmiş onun tarafından unutulmuştur. Hamsin yelleri bile eksik kalır yelkenlerine.

Ece Ayhan şiirinde umutlu bir düş sanki yalnızlığı sevmek gibi bir dinginlikle sonuçlanıyor gibi görünse de aslında en başından beri bir eksiklikle dolaylanır.

Geçmiş, iktidar kavgalarıyla birlikte yürüyen bir adaletsizlikle; bugün geçmişten beri süre gelen soyut modelin akılda üretilememesiyle; gelecek ise eksiklik duygusundan kaynaklanan bir karamsarlıkla dolaylanmaktadır.

Bu karamsarlığın asıl nedeni iktidarı talep etmeyen; ancak iktidar tarafından hızla emilme korkusu yaşayan bir söylemin (buna isterseniz İkinci Yeni'nin şiir dilinde yarattığı deprem deyin; ben Ece'ce toplum projesi demeyi yeğliyorum.), kendisine yaşadığı dönemden müttefik bulamayan bir projenin iç çelişkisidir.

Ölen Ece Ayhan mıdır?

Bu özgün toplumsal proje, kendisini yalnız bıraktıracak derecede önemliydi Ece Ayhan için. Dilini sakınmayan, hemen herkese, en yakın dostlarına bile ağır eleştirilerde bulunabiliyordu. Zaten İkinci Yeni'ye getirilen eleştirilerin büyük bir bölümü de Ece Ayhan'ı hedef alan eleştirilerdi. İlhan Berk'in onu lânetli şair olarak adlandırmasının en önemli nedeni budur. Yaşarken pek çok eleştirmen, şair, romancı onu görmezlikten gelmeyi tercih ediyordu. 80'lerden sonra özellikle genç şairler ve edebiyat severler tarafından biraz ilgi görmüş, 90'ların ikinci yarısından sonra da özellikle Öküz dergisi olmak üzere bazı yayıncılar (bu arada sosyal demokratların başkanlık ettiği Kültür Bakanlığı da) bir vefa örneği göstererek, zor günlerinde ona yardımcı olmuşlardır. Ancak yine de yazılanların aksine (Metin Celâl, 14 Temmuz Radikal) hiç mutlu olmamış ve mutlu ölmemiştir Ece Ayhan.

"Şairlerle Fotoğraf Çektirmek" adlı düzyazı şiirinde (bence şiirdir o metin) öz evlatlarını az önce kendi elleriyle boğan padişahların bir gülle ressamlara poz vermesiyle; çağdaş padişahların basına dağıtılmak üzere çocuklarla çektirdiği pek çok fotoğraf arasında bağ kuran Ece Ayhan, şairlere ödüller verilmesiyle ilgili olarak şöyle diyor:
"Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor ( Kolsuz Bir Hattat 7)."

Ölen Ece Ayhan mıdır sorusunun yanıtı belki de burada gizli. Müesses ölüme fotoğraf vermeden gitti Ece Ayhan. Yolu açık olsun. (BB)

www.bianet.org

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular