![]() |
altYazılar/duruMedya
|
![]() |
|||||||||||||||||
Amerika Birleşik Devletleri'nde 1960'lı yılların başları, Vietnam savaşının gölgesinde, John F. Kennedy ile birlikte daha özgür, eşit ve mutlu bir hayat umudunun yeşerdiği yıllardı. Sosyal hayatın her alanında yeni, karşı, alternatif fikirler geliştiriliyor, toplumsal muhalefet isteklerini daha yüksek sesle ifade ediyordu. O yıllarda genç bir gazeteci adayı olan Hunter S. Thompson, çalıştığı bütün gazetelerden kovulmuş ya da ayrılmış; çareyi Güney Amerika gazetelerinde spor muhabirliği yapmakta bulmuştu. Garip yazıları, haber değeri taşımayan röportajları ile hiç de hoş bir şöhreti olmayan Thompson, iş arkadaşları tarafından kafası her zaman dumanlı, haberciliğin temel kurallarından bihaber, küfürbaz bir yeni yetme olarak tanınıyordu. Uzun bir süre bir spor gazetesinin bowling muhabiri olarak orta yaşlı bira göbekli Brezilyalıları, bowling toplarını ve devrilen labutları izledi. Kennedy'nin vurulduğu yıl ülkesine döndü ve bir yazı dizisi hazırlamak için gözlem amacıyla o günlerin Amerika'sında yaygın olan motosiklet çetelerinden birine katıldı. Bir yıllık çalışmasının sonucunda ortaya çıkardığı ve daha sonra genişleterek kitap hâline getirdiği Cehennem Melekleri: Tuhaf ve Korkunç Bir Destan adlı yazı dizisi ile Thompson şöhrete ulaşıyor; bir gazeteci olarak rüştünü ispatlıyordu.
İngilizce'de tam karşılığı bulunmayan 'Gonzo' kelimesinin farklı üç dilde birbiriyle ilişkisi olmayan üç farklı anlam taşıyor. İlki, Kanada'da konuşulan Fransızcada "ışıldayan yol" anlamındaki 'gonzeaux', bir diğeri İspanyolcada "aptallık" anlamına gelen 'gonso' ve sonuncusu, Amerika'da yaşayan İrlandalıların içki içme müsabakalarında ayakta kalan son kişiyi betimlemek için kullandıkları argo bir kelime. Kelimenin anlamı ne olursa olsun Cordoso'nun tanımlamasından sonra Gonzo, gazetecilikte yeni bir akımın ismi olarak kaldı. Thompson'ın o günden bu yana spordan politikaya çok çeşitli konularda yazdığı yazılar, yaptığı haberler Gonzo içinde değerlendirildi. Thompson Gonzo gazeteciliğin gurusu ilân edildi. Gonzo gazeteciliğin ilkeleri hiçbir zaman sistematik bir biçimde belirtilmemişse de, Thompson'un ve onu takip eden gazetecilerin yazılarından belli başlı özellikler ortaya konulabilir. Buna göre bir haber ya da inceleme yazısının Gonzo olarak nitelenebilmesi için, yazı hangi konu ile ilgili olursa olsun cinsellik, şiddet, uyuşturucu ve siyasetle içiçe olmalıdır. Gonzo'da yazının temel konusu ya da başlangıç noktasından sürekli bir uzaklaşma eğilimi gözlenir. Alaycılık ve kaba dokundurmalar ile kara bir mizah duygusu uyandırılır. Dili esnek ve yaratıcı bir şekilde kullanmak, kelimelere olduğundan farklı anlamlar yüklemek gerekir. Tanınmış kişilerden, yazarlardan ve felsefecilerden alıntılar yapmak, olayları popüler isimler üzerinden aktarmak ya da bu kişilere atfen hayali kahramanlar uydurmak yine Gonzo'yu diğer gazete yazılarından ayırd eder. Klasik anlatıya oranla son derece dağınık ve anlaşılmaz görünen Gonzo'da olaylar genel hatları es geçilerek, takıntılı derecede ayrıntılarıyla verilir. Asıl önemli olan ise, gazeteciliğin en büyük mitleri olan tarafsızlık, nesnellik, olaylara belli bir uzaklıktan bakma gibi ilkeler, Gonzo'da tamamen bir yana bırakılmıştır. Gonzo olarak nitelenebilecek yazılar alabildiğine kişisel, öznel ve taraflıdır. Basın özgürlüğünün ise esamisi bile okunmaz. Her ne kadar Gonzo ana akım gazeteciliğin temel ilke ve kurallarını yapıbozumuna uğratan radikal bir çıkış özelliği taşısa da, tepeden inme bir icat değildir. Kökleri 1920'lere uzanan ve 60'lı yıllarda yaygınlaşan 'Yeni Gazetecilik' akımının uç bir yorumu sayılabilir. Yeni gazetecililer, gazeteciliğin 'etik' değerlerinin aslında gazetecinin toplumdaki meşruluğunu korumak adına kullandığı bir maske, samimiyetten ve dürüstlükten uzak bir inandırıcılık silahı olduğu yolunda tezler ürettiler. Yeni gazetecilere göre; elektriğin ve telgrafın icadı ile başlayan bir süreçte haberin oluşumunun rasyonel modeller kullanılarak rutin ve hızlı bir biçime sokulması; haberin, tıpkı bir mal gibi taşınabilir, ölçülebilir, ve indirgenebilir formlara dönüştürmesi; okuyucu ve yazar arasındaki bire bir ilişki yerini yine bir takım organizasyonların dolayımıyla kurulan ilişkiler bütününe bırakması gibi olguların haberin nesnelliğinden farklı yeni parametrelerin ön plâna çıkmasına neden oldu. Gazeteler haber üreten fabrikalara dönüşürken, gazetecilik pazar mekanizmalarıyla şekillenen bir endüstri kolu hâline dönüştü. Bu çerçevede ortaya çıkan kâr, rekabet, verimlilik, hız gibi yükselen değerler, gazete sahiplerinin pazar ekonomisi ve siyasal hayat içinde bir çıkar gurubu hâline gelmesi, habercilerin de haber kaynakları ile organik çıkar ilişkilerine girmesiyle sonuçlandı. Yeni gazeteciler böyle bir ortamda nesnelliğin mitten öteye geçemeyeceğini savundular; dürüstlük ve samimiyeti merkeze alan bir öznelliğe soyundular. Yeni Gazeteciliği radikal bir sapma olarak tanımlayan geleneksel gazetecilik anlayışı bu yıllardan itibaren basın özgürlüğü mitine daha bir sıkı sarıldı. Yeni Dünya Düzeni ya da globalleşme, başlıkları altında yayılan yeni sağ anlayışlar, kapitalizmin kendine yeni üretim tarzları arayışı, hızla büyüyen uluslar arası şirketlerin orataya çıkması ve yeni teknolojik olanaklarla haberin eskisinden kat kat hızlı yayılımı, basın ve televizyon kuruluşlarının yeniden yapılanmaları ile sonuçlandı. Bu yeni yapılanma, haberlerin saniyelerle hazırlandığı, 'etik', 'tarafsızlık' vb kavramların ancak sözde kaldığı, profesyonellik ideolojisinin boy attığı, hafızasız ve toplumsal hafızayı zayıflatır bir etki yaratan draje doz haberler üretmekle sonuçlandı. Uluslar arası haberler, Amerika ve İngiltere güdümlü uluslar arası birkaç şirketin tekeline kalırken; ulusal ve yerel haberler her anlamda serbest pazar mantığında hazırlanan, toplumdaki belirgin saflaşmalar üzerine kurulan, gündelik kâr mantığına çakılı bir ortamda yeşerdi. Basın özgürlüğü tıpkı siyasetçilerin "Türkiye bir hukuk devletidir" lafazanlığı gibi bir klişe, temelsiz bir savunma ve toplumun gözünde meşrulaşma refleksi olmaktan öteye gidemedi. Örnek mi; geçtiğimiz yıl (2002) yaşanan seçim atmosferinde haberlere bir göz atın. Bir siyasal partiyle (Genç Parti) organik ilişkileri aşikar olan bir TV kanalı ve gazetenin reklam biçeminde hazırlanmış haberleri, Türkiye'de milyonlarla ifade edilen seçmen kitlesi olan bir başka partinin (DEHAP), neredeyse tüm ulusal kanallar tarafından sansür edilmesi (Üstelik RTÜK gibi bir otoritenin iradesi dışında), magazin dünyasının renkli simalarının arkalarını bir medya gurubuna dayayarak yükselmeleri, aynı simaların diğer medya gurupları tarafından paçalarından aşağı çekilmeleri; bu toplumda yaşayan eşcinsellerin, dini ve etnik azınlıkların yok sayılması; yine bu toplumda yaşayan ve 'az' oldukları için ekonomik olarak yok sayılan bir çok insanın siyasi görüşlerinin, dinlediği müziklerin, filmlerin, okuduğu kitapların vb. kaile alınmaması, 'etik', özgür, kamusal yayın yapan Türk basınının icraatları değil mi? İşte Gonzo, tam da böyle bir ortamı önceledi. Sırtını Yeni Gazeteciliğin yeni bir yorumuna yaslayan Hunter S. Thompson, izlediği spor müsabakalarını, seçim kampanyalarını, toplumsal olayları, Amerikan toplumu üzerine yaptığı keskin saptamaları psychedelic bir bilinçle kağıda döktü. Anlattığı her olayı; Las Vegas'da bir otomobil yarışını ya da Amerika başkanlık seçimlerini kişisel deneyimleriyle harmanlayarak okuyucuya aktarırken, Amerika'yı geri plânda yıkıcı ve absürd bir fon olarak kullandı. Rolling Stones'da yayımlanan yazıları ününü Amerika dışına taşırken, Thompson sadece yazıları değil hayatıyla da bir popüler kültür ikonu hâline geldi. Oto biyografik romanlarından uyarlanan filmler, yazıları ve sevdiği gurupların müziklerinin bir arada toplandığı albümler, yarattığı kahramanların maceralarının anlatıldığı çizgi romanlar yapıldı. Karısına, arkadaşlarına, Amerika başkanları başta olmak üzere birçok politikacıya yazdığı mektuplar kitap hâline getirildi. 60'lardan bugüne dünyanın çeşitli yerlerinde birçok gazeteci Thompson'ın tarzını benimsedi. Birçoğu özenmekten öteye gidemese de Gonzo, gazetecilik literatüründe kendine yer buldu. Türkiye'de de, özellikle 80'li yıllardan sonra çoğu Amerika'dan ithal bazı köşeli gazeteciler Gonzo tarzına özenen yazılar ürettiler. Köşe yazılarında sizli bizli mesafeli bir söylemden, senli benli sahte bir samimiyete geçildiği bu yıllarda, bu gazetecilerden bazıları taklitten öteye gidemedi, bazıları ise devamını getiremedi. Toplumsala dair yeni bir şey üretme iddiası taşımayan, bütünüyle 'temiz' bir bilinçle yazıldığı her hâllerinden belli olan bu yazılar, etliye sütlüye dokunmayan, magazinel bir ruh hâlini yansıtan, domestik birer deneyimden ibaret kaldı, kalmakta. Aslında yazı burada sona erdi. Ancak yazarken kafamda dolaşıp duran en az Thompson kadar renkli bir gazeteciye değinmeden son noktayı koyamayacağım. Her ne kadar yukarıda özelliklerini sıralamaya çalıştığım Gonzo ile arasında uzaktan yakından bir ilişki kurulamasa da, Reha Muhtar, söylemde değilse bile pratikte gazeteciliğin nesnellik iddiasını bir yana bırakmış görünüyor. Televizyonda yaptığı nevi şahsına münhasır haberleri, her haberin ardından gelen tümüyle doğaçlama, tekinsiz ve yakıcı yorumları, röportajları sırasında sorduğu sersemletici soruları, göz alıcı kıyafetleri, bir şehir efsanesi hâlini alan viskisi ve sigarasıyla belki Gonzo değil ama 'Monzo' gazeteciliğin habercisi oluyor. Yıllardır entellektüel çevrelerden ve kendi meslektaşlarından gelen eleştirilere hiç aldırış etmeden sürdürdüğü tarzı ile en ciddi televizyon programı olan ana haber bülteninde kendine has şenlikli bir karnaval havası estiriyor. Gazetecilerin izleyicileri inandırma konusundaki en güçlü silahı olan tarafsızlık ve nesnellik iddiasını ters yüz ederek, Thompsonvari bir biçimde kişiliğini ve hayat görüşünü izleyiciye aktarırken haberleri arka plânda bir fon olarak kullanıyor. Birçok insan her gece haber almaktan çok değme stand up'çılara şapka çıkartan performansıyla haberleri aktaran Reha Muhtar'ı izlemek için ekran karşısına geçiyor. Üstelik bütün bunları yaparken izlenme oranları en yüksek haber programlarına imza atarak, kendinden sonra gelecek gazetecilere farklı bir seçenek sunuyor. Her ne kadar bu seçenek kamusal yayıncılık idealinin tarihin tozlu raflarına kaldırılması demek oluyorsa da; gazetecilerin elindeki bir meşruluk silahı hâline gelen tarafsız, özgür, nesnel habercilik aldatmacasını nötralize eden yeni bir şov retoriği üretiyor. Muhtar'ın popüler kültür tarihine ismini yazdıracağı şüphe götürmüyor. |
|
||||||||||||||||||