altYazılar | eleŞtiri

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

  FELSEFE YOKSULLUĞU OKUMALIDIR

Ahmet Orhan

Adam Sanat sayı:211

Her ne kadar türevi alınmamış, saf felsefi söylem reel politikayla birebir ilgilenmezse de reel politikayı besleyen, oluşturan, yönlendiren medyumun sınırlarından sorumludur. Ya da başka bir deyişle, bilim ve teknoloji; kültür ve sanat; adalet ve hukuk; siyaset ve politika vb. ikililer; felsefenin çizdiği olanaklar dahilinde işlerler.
O halde felsefi edim, hem belirleme hem de beslenme anlamında yukarıda sözü geçen pratiklerle yakın ya da dolaylı bir ilişki içindedir.

19. ve 20. yüzyılın mirası olan, yirmi birinci yüzyılın da reddetmeyecek gibi göründüğü "uzmanlaşma", "sınıflandırma" alışkanlığından bakacak olursak; akla ilk gelen soru felsefenin hangi disiplininin, hangi reel sorunla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgileneceği sorusu olacaktır.

Bu kısa metnin temel çıkış noktası Türkiye'de olduğu gibi tüm dünyada giderek temel çelişki(ler) yumağında önemli ölçüde yer tutmaya başlayan yoksulluk olduğuna göre; yukarıdaki soruyu bu eksende açımlamak gerekecek. Temel çelişki(ler) yumağından kasıt Marksist terminolojiden beslenen ekonomik, politik ve kültürel diyalektiğin dinamikleridir. O halde "felsefe yoksulluğu okumalıdır", önermesi giderek yörüngesine oturmaya başlamıştır. Eğer felsefe ve yoksulluk arasında doğrudan ya da dolaylı bir ilişki olduğu varsayımından hareket edersek sorumuzu şöyle yineleyebiliriz: felsefenin hangi disiplini yoksulluk okumasını görev edinecektir?

Bu son soruya geçmeden önce temel saptamaları koymak gerek. Öncelikle yoksulluğun önceki yüzyıllarda olduğundan daha farklı bir ıra kazandığını söyleyelim. Endüstri devriminin neden olduğu "çalışma toplumu"na geçiş sırasında yaşanan olumsuzluklar daha sonra çalışma ekseninde işlemeye devam etmiş ve yoksulluk çalış(a)mama durumuyla açıklanır olmuştu. Oysa son yıllarda yoksulluğun yapısal bir dönüşüm geçirdiğini görmek gerek. Nemci Erdoğan'ın "'kriz konjonktürü'nden bağımsız olarak varolan yapısal yoksulluk" (Erdoğan 9) biçiminde adlandırdığı durum, gelecek umudunun kaybolması bir yana; böyle bir umudun hiç ya da asla oluşmadığı yaşantılara işaret eder olmuştur.
Yapısal dönüşümünden önce de hemen her yerde varolan yoksulların modern toplumla entegrasyon kapıları hala açık; hala zorlanabilir durumdayken, kendilerini besleyen kaynakları da vardı. Mustafa Şen'in "kökene dayalı dayanışma-yardımlaşma" olarak adlandırdığı bu kaynak; yoksulları hiç değilse kendi yoksullukları içinde ayakta tutmaya yetebilecek, cemaat duygusunun yarattığı güven içinde umut besleyebilecek dinamikler olarak beliriyordu. Oysa Şen'in aynı çalışmada belirttiği gibi, "geride bıraktığımız on yıl içinde ard arda yaşanan ulusal ve ulus-aşırı krizlerin, yoksul kesimlerin kökene dayalı dayanışma-yardımlaşma ağları sayesinde kullanabilecekleri-ulaşabilecekleri kaynakları da eritip, kuruttuğunun da vurgulanması gerekiyor (Şen 166)."

Çalışma toplumunun giderek etki ve izlerinin kaybolduğu, esnek üretim ve esnek istihdamla beslenen yeni tür bir toplumun egemenliğine girilen modern-sonrası ya da geç-modern dönemde artık ölçüm parametreleri de değişmeye başlamıştır. Bauman'ın deyişiyle "işlerin normal ve yolunda gittiğinin başlıca modern ölçüsü, bir toplumun gerektiği gibi işlediğinin göstergesi olan 'iktisadi büyüme', tüketim toplumunda 'ulusun üretici gücü'nden […] ziyade tüketicilerin şevk ve kuvvetlerine bağlı görünüyor (Bauman 44)." Bu konu üretimin yerine tüketimin konulacağı basit bir denklemle açıklanamayacak sorunlara neden oluyor. Üretim daha az emek harcanarak daha kısa bir zamanda gerçekleştirilirken, tüketim, henüz tüketilmeden yinelenen ve yenilenen bir edim olmak zorundadır. Daha fazla nesneye sahip olmak değil; daha yeni bir nesneye sahip olmak üzere dönüşüme uğramış bir tüketici profili oluşturulmaya başlamıştır. Marka bağımlılığı yerini model bağımlılığına bırakırken, daha yeni-en yeni trafiğini düzenleyen geç-kapitalist rasyonalite modelleri isimlerle değil numaralar ve kısaltmalarla belirlemeye başlamıştır (GSM modelleri, PC parçaları vb). Bunca numaranın kısaltmanın dolaştığı tüketim evreninde cep telefonu parçası üreten bir fabrikada çalışmakla en yeni modelde bir cep telefonu sahibi olmak arasında geçmişin sınıfsal farklılıklarını aşan, anlama ve anlamlandırma farklılıkları doğmaya başlamıştır. Her şeyden önce "tüketim toplumunda mutlu ya da sadece normal bir yaşama erişememek başarısız ya da yeterince tüketemeyen tüketici olmak demektir (Bauman 60) ."

Eğer gerçekten genel piyasa paradigması üretim temelinden tüketime doğru kayıyorsa, modern/modern-sonrası bireyin varoluş koşulları da değişiyor demektir. Değişen paradigma, bireyi (yoksul, varsıl ya da normal-sıradan) tüketme/tüket(e)meme ekseninde değerlendirmeye başlayacaktır. Bu durumda sadece yoksulluk sınırının altında yaşayanları değil, tüm bir toplumu belirleyen, tanımlayan bir aktörle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da tüketiciliği toplumsal bir rol olmaktan çıkarıp bir varoluş nedeni haline getiriyor. Toplumsal yaşamı belirleyen etkenlerden sadece birisi olan ekonomik katmanın, bireyi diğer katmanlarını da etkileyecek biçimde belirlemesinin, her şeyden önce hayatın bütününü algılamada önemli ölçüde bir deformasyon yaratacağı açıktır.

Bununla birlikte yoksulluğu yapısal olarak belirleyen yeni toplumsal durum, paradoksal biçimde yoksulluğu bir hapishaneye çevirme yolunda ilerlemektedir. Bauman'ın, Seabrook'tan aktardığı gibi, "yoksullar zenginlerden ayrı bir kültürde yaşamıyor. […] Parası olanların yararı için tasarlanmış aynı dünyada yaşamak zorundalar. Onların yoksulluğu ekonomik gerileme ve küçülmeyle arttığı gibi ekonomik büyüme ile de şiddetleniyor (s 64) ." Bu paradoksun en çarpıcı örneğini de zengin ülkelerde yaşayan yoksulların seyrinde görüyoruz:
"'[B]üyüme faktörleri'nin en ateşli savunucusu ve batı dünyasının en şaşırtıcı 'başarılı ekonomisi' olarak alkışlanan Thatcher-sonrası öncü İngiltere'nin, aynı zamanda dünyanın en zengin ülkeleri arasında yoksulların en sefil duruma geldiği ülke olması gerçeğinden daha dikkat çekici biçimde bu bağlantıyı gösteren hiçbir şey yoktur (Bauman 65)."
Eğer ekonomik gerileme ya da küçülme yoksulluğu derinleştiren, ekonomik büyüme ise yoksulluğu daha da sefilleştiren bir durum yaratıyorsa yoksul olarak bir yoksulun hayatında herhangi bir çabaya, umuda ya da hedefe yer yoktur. Bir yoksulun hayatından çıkarılan bu itkilere başkaları da eklenebilir. Bunların toplamına bakıldığında insanı insan yapan temel niteliklerin yoksullardan çekip çıkarıldığını görüyoruz.

Yoksulluk konusunda kendileriyle konuştuğum arkadaşlarımın büyük bir bölümü, bu sorunun etik çerçevesinde ele alınması gerektiğinde hem fikirdiler. Bu uzlaşma büyük oranda doğrudur da. Öte yandan yoksulluğun yapısal dönüşümünü göz önünde bulundurursak bu uzlaşmanın doğru; fakat yetersiz olduğunu görürüz. Ekonomik koşullar ve sosyal çevreyi de aşan bir hapishanedir burada söz konusu olan. Küresel ya da ulusal ekonomik büyümeden paylarına düşen/düşmeyen birimi alamadıkları gibi her koşulda daha da yoksullaşan, umudu hedefi ve bunlara ulaşmak için çaba sarf etmesi anlamsızlaşan bir varolma halinden söz ediyoruz. Genel anlamıyla bu hapishaneden kurtulmak bir iş bularak toplumsal katmanda dikey bir sıçrayışla açıklanabilir. Oysa durum hiçbir zaman bu kadar basit değildir. Sınırlı sayıda istihdam olanaklarına sahip olunan ekonomik modelde, çalışılabilecek alanlar için de yüksek (ya da en azından bir yoksulun ölçütleriyle bakıldığında oldukça yüksek) nitelikler aranan bir ekonomik modelde, bireysel kurtuluş yolu bile neredeyse olanaksızdır. Bu durumda Ömer Laçiner'in de değindiği bir soru geliyor akla: bir yoksulun yaşamasıyla yaşamaması arasındaki fark nedir? Yine Laçiner'den devamla: "Ontolojik olarak bakarsak, 'iş'in temelini oluşturan üretken, yapıcı, yaratıcı etkinlik, insanın türsel özelliği, yani insanı insan kılan şeydir. Dolayısıyla işsizlik, iktisadi bir sorun olmanın ötesinde varoluşsal bir sorundur (Laçiner 213)."

Bu denemenin başlığını oluşturan önermeyi destekleyebilmek için sorduğumuz, felsefenin hangi disiplini yoksulluk okumasını görev edinecektir, sorusu bu aşamada devreye girebilir. Görünen o ki, eğer yoksulluk sorunu içine sıkışılmış ve kurtulması olanaksız bir hapishane olarak ele alınırsa zaten çözüm için de herhangi bir ışık kalmamış demektir. Oysa felsefenin konuyu sorun edinerek ontolojik düzlemde tartışmaya açma ve elde edilecek sonuçlarla yeni kuşak bir oydaşma manzumesi yaratma şansı vardır.

Şinasi Haznedar İnsan Hakları dizgesinden bakıldığında yoksulluğun ele alınma biçimini özetliyor:
"[Yoksulluk], bir gelir eksikliğinden öte, insan haklarının bütünselliği, bölünmezliği ve karşılıklı bağımlılığı temelinde 'tüm insan haklarının ihlali olarak' tanımlanması bugün yerleşiklik kazanan bir tanımlama (Haznedar 191)". Haklarından mahrum bırakılma, yoksulluğu her türlü tehlikeye açık hale getiriyor. Erdoğan'ın da belirttiği gibi bu açıklık yoksulun kendi bedeni ve fiziksel çevresiyle ilgili bir güvenlik sorununu belirliyor; çünkü "yoksulluk aynı zamanda bir ontolojik güvenlik sorunudur; kendiliğin nelerle karşılaşırsa karşılaşsın ayakta kalacağı duygusuyla veya zorlayıcı deneyimlere açık olma ya da korunmasız olabilme gücüne ulaşmayla ilgili bir ontolojik olarak kendini güvende hissetmeme durumudur (Erdoğan 30)".

Felsefe yoksulluğu ontolojik olarak okumalıdır, önermesine bazı itirazların gelmesi beklenebilir. Örneğin denebilir ki, "ontoloji, diğer varlıkların varolma nedenini oluşturan bir sıfat olan Varlık'la ilgilenir; varoluş ya da var olma olarak adlandırılabileceğimiz predikatın halleriyle birebir ilgili değildir". Bu türden bir eleştiri çıkış noktasına bağlı olarak doğru ya da yanlış olarak olmasa da geçerlilik düzleminde değerlendirilebilir. Oysa aynı zamanda çıkış noktamızın ne'liği bu itirazları içeriksileştirebilir. Heideggervari bir bakış açısıyla Varlık'ı olay (event) olarak ele aldığımızda; onu bilebilmek için onun hangi noktada bulunduğunu bilmemiz gerekecektir. Bu durumda ontolojinin ilgi alanı bir anda yere iner ve durumun/olayın yorumu olarak belirir. "O halde durumumuzun yorumu olan -önümüzde vuku bulmasına rıza gösterme anlamında- Varlık, kendisinin 'olayından' başka bir şey değildir; 'olay' ise Varlık ve biz tarihselleşince vuku bulur. Öyle ki şimdi, bir o resme bir bu resme bakma zamanıdır. Artık resmi orijinaliyle karşılaştırma diye bir şey söz konusu değildir (Heidegger 18)". İnsanın varlığı tarihselleştiği anda gerçeklik kazanıyorsa ve o anın fotoğrafının yorumu, insanın varoluşunu belirliyorsa, yukarıda sözünü ettiğimiz biçimde bir hapishanede yaşayan insanların konumu doğrudan doğruya felsefeyi ilgilendiriyor olsa gerek. Çünkü bugüne kadar çekilen fotoğrafların tözünü belirlediğini varsaydığımız orijinal fotoğraf artık gerçekliğin kendisiyle ilgili değildir. Çünkü gerçeklik artık algılanan kadardır ve onu anlama çabamız da yorumumuzun ötesine geçemez.
O halde felsefe yoksulluğu, artık, ontolojik olarak okumalıdır ve gereken oydaşım çerçevesini çizerek ekonomik, sosyal ve politik katmanların hizmetine sunmalıdır.

 yukarı
KAYNAKLAR:
Bauman, Zygmunt. Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar. Sarmal yayınevi, İstanbul:1999.
Heidegger, Martin. Metafizik Nedir. Kaknus Yayınevi, İstanbul: 1998.
Erdoğan, Nemci. "Yoksulları Dinlemek", içinde Yoksulluk Halleri s. 9-19. Demokrasi Kitaplığı Yayınevi, İstanbul: 2002.
Şen, Mustafa. "Kökene Dayalı Dayanışma-Yardımlaşma:'Zor İş…'", içinde Yoksulluk Halleri. s. 164-192. Demokrasi Kitaplığı Yayınevi, İstanbul: 2002.
Laçiner, Ömer. "Bir Süreç ve Durum Olarak Yoksullaşmayı Sorgulamak" , içinde Yoksulluk Halleri s. 206-214. Demokrasi Kitaplığı Yayınevi, İstanbul: 2002.
Haznedar, Şinasi. "İnsan Hakları ve Yoksulluk", içinde Türkiye Hareketi Konferansı 2002 Bildirileri s. 188-195. IHD-THİV Yayınları: 2003.
 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular