![]() |
çıkMalar
|
![]() |
|||||||||||||||||
Bu metni okuduğıumuz tarihte ülkede ‘yoğurt gönlü ayran olamamışların’ bir ayran memeleketinde yaptığı trafik kazası konuşuluyordu. İki hemşire, kuzeni de yanımıza katarak her akşam ışıkları yakıp söndürüyorduk. Çünkü ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’tı. Zırhlı araç yarılmış, her türlü pislik ortalığa saçılmıştı. Artık ülkenin namuslu savcıları işi ele alacak ve bu ayukka çıkan ‘ucu nereye kadar uzanırsa uzansın’çirkef üçgenini bir bir soruşturacak, sonuna kadar gideceklerdi… Bir tabuya dokunulacaktı ve artık hiç kimse ‘tabularasa’rılamayacaktı. Sonrasını burada anlatmaya gerek var mı? Hafıza-i beşer nisyanla malül oldu, akla takla gözler, “hatırlayamıyorum”, dedi. Kurşun tababeti üzerine vecizler sarfedildi, atan da yiyen de liyakate layık görüldü filan… Herhalde o günlerde varlığını hissetmeye çalışarak içimizi ısıtayazdığımız, gerçekten, bazı namuslu savcıların da içi sızlıyordu. Her neyse! Gel zaman git zaman, savcılık müessesi herkesin dimağında yine ‘eskisi gibi oldu’ ve biz yorgan işlemeye, tarçın kaynatmaya devam edip kuzenin okul-gönül-diyet üçgeninde ferah feza yaşayıp gitmeye devam ettik. Bir gün, akşam haberlerinde ülkenin bir yerinde bir kitap evi’nin bombalandığını, söz konusu bombanın mühimmat sicilinin orduya ait olduğuna ilişkin iddiaları dinledik, dahası seyrettik. Bomba sonrası ele geçen plakalar, silahlar, canını bombadan kurtarıp, kalabalığın üzerine sürülen arabalardan sarfedilen kurşunlara teslim edenler ve uzayıp giden malum gelişmelere şahit olduk. Biz iki teyze şaşkınlığımızı dillendiremezken, kuzen acar gzaeteci tavrıyla saptamasını, daha doğrusu kehanetini savurdu: “Bir itirafçı, iki örgüt elemanı, bir de ‘itibarlı’ tanık bulunur, kapatılır bu iş”. Kapatılırdı kapatılmazdı derken, meclis araştırma komisyonuna kim geldi hangi bilgiyi ver(me)di de gitti, diyerek biraz daha zaman geçti. Sonra işte bize aydınlıklar için karanlıkları göze aldığımız günleri hatırlatırcasına, bir savcı bir iddianame hazırladı. Allah sizi inandırsın Brecht’in ne demek istediğini biz işte o gün anladık. Üçümüz birbirimize bakakaldık. Çağımızın bir kahraman gereksinmesinden daha kötüsünün birilerinin ‘çağın gereksindiği kahraman benim’ diyerek almış ele düşmüş yola olması durumuymuş. Bu ülke de bir savcının bir tabuya dokunmasını gönülden istemiş kişi kızları olarak biz, tabuya dokunmak için dokundurmaya çalışarak, olası dokunmaların önünün sonsuza dek nasıl kesilmiş olduğunu hicranla idrak ettik.
Biz gelelim çağımızın greksinim duyduğu kahramanın kendisinde vücuda gelen savcımıza. Biz yarımşardan bir buçuk aklımızla öyle sanıyoruz ki, savcı dinler, gözler, soru sorar, araştırır ve tüm bu görünen, işitilen ve öyleymiş gibi duran ‘şeylerin’ ardındaki bağlantıları ortaya çıkarır, değme avukatın çürütemeyeceği bir iddianame hazırlar ve mahkemeye sunar. “O dedi ki, bu da demiş ki, zannımca da öyledir” diyerek hazırlanan bir name, herşeyden önce savcının kendi başına ekşir. Söz konusu olan şey sadece kahraman-savcımızın kariyeri olsa bizim gıkımız çıkmayacak. Ama söz konusu olan şey doğrudan doğruya ortaya atılan iddiaların soruşturulmasını daha bir on onbeş yıl mümkünsüz kılacak bir çkışmadır. Bu ülkede dokunulması, tartışılması gereken bir tabunun, daha yıllarca dokunulmazlığını perçinleyecek reflekslerin kök salarak psiko-motor davranış biçimine dönüşmesine katkı sağlamasıdır. Selanik göçmeni anneannemizin kırık Türkçesiyle söylediği ayıp bir laf vardı: beceriksizin elinde “bişey” kavağa çıkar. Eh, artık karganın ağzındaki peyniri kapmak için türlü hileye başvuran tilki gibi artık biz de “senin ne güzel namen varmış savcı kardeş” diyeceğiz. Diyeceğiz ki, elindeki name düşsün, alıp saklayalım, namesi gerçekten güzel bir savcı (asla kahraman değil) yetişene dek beklesin. |
|
||||||||||||||||||