Mesafeler Evreninde Bir Küçük Nokta: Türkiye
seyfullah pazarcıklı
Tehlike ne zaman büyüktür? Yakın olduğunda. Bir ülkenin ülküleri, o ülkeyle ne kadar yakından bağlantılı, o ülkede ne kadar kökleşmişse sözü edilen ülke o derecede büyük yani tehlikeli olur. Modern Türklerin neredeyse üç yüzyıldır hangi ülkülerin peşinden koşacağı sorusunun yanıtı büyük ölçüde Avrupa denen topraklarda kök salmış görünüyor. Ne var ki, hep kendi dışında bir yerlerde erişilmesi gereken bir uzak ülke gibi görünen Avrupa'ya yaklaştıkça başarıyla gelen doygunluk duygusunun yerine belirsizliğin tetiklediği tedirginlik ağır basmaktadır.
Adeta sırat köprüsü gibi duran müzakerelere başlama müzakereleri yakından uzağa tüm geçmişle hesaplaşmayı zorunlu
göstermektedir. Kürtlerden, Ermenilere, Yunanlılardan Araplara herkes orta yerde duran hesapların kapatılmasını talep etmektedir. Artık kim oldukları yüzyılın başındakinden daha bulanık olan Türkler tüm günahlarından “arındıklarında” Avrupa kulübüne girebilecekler. Sınırlar kalkacak, kuşaklar boyu kabul edilmek için neredeyse herşeyin yapıldığı batıyla kendisi arasında mesafe kalmayacak. Kuşkusuz buradaki trajedi tek tek insanların tüm iletişim olanaklarına karşın yaşayabildiği yalnızlık duygusunun tıpkısının, Türkiye'yi bir toplum olarak Avrupalılaştığında beklemekte oluşudur. Ülkeler elbette başka adlar alabilir, zaman içinde üzerinde yaşayan insanlar kendilerini başka biçimde tanımlayabilirler. Ama bu türden değişimler bugünden yarına denecek kadar kısa bir zaman diliminde olursa bir altüst oluş mutlaka yaşanır. Büyük savaşlar bu durumun en iyi örnekleridir. Bugün Türkiye denen coğrafya barış koşulları altında ancak savaş zamanında rastlanacak yoğunlukta altüst oluşlara gebedir.
Toplumun sağduyusuna güvenemeyen “devlet güçleri” ile toplumun sağduyusunun eseri “devlet içindeki devlet-dışı güçler” arasındaki çekişme, en çok bir uygarlık projesi olarak tanımlanmış Avrupa Birliğine girme ülküsünde kendini göstermektedir. Türkiye hala akıl ile iman arasında sıkışıp kalmış, koşmaktan -ne kadar çok kamçılansa da- yorulmuş Asya'dan Avrupa'ya uzanan bir kısrağın başıdır. Toplum Avrupa'ya en az yakın olanları seçerek imandan yana
görünmektedir; öte yandan silah alışıyla başlayan ilişkilerini, aklın üstünlüğüne biatle sonlandıran silahlı güçler, ülke çıkarlarını korumak ve kollamak göreviyle imana dolayısıyla topluma soğuk bakmaktadır. Bu noktada talihsizlik odur ki, her iki kesim de kendilerini vareden değerlerden vazgeçmedikçe Avrupa hayal olacaktır. Avrupa'ya yakınlaşan toplum imandan uzaklaşırken akıldan yana olan silahlı güçler toplumun emrine girmek zorunluluğu sonucunda akıldışı kurallara boyun eğecektir. Sözgelimi, 80'lerden başlayarak artan yoğunlukta yaşanan türban sorununu bu bağlamda görmek öğretici olacaktır.
Başlarını ve bedenlerinin kalan bölümlerini dinin buyruğu uyarınca kapamak isteyenlerin bel bağladığı inanç özgürlüğünün aslında tam da bu isteğe karşı gelişmiş, şekil almış bir ilke olduğunu pekçok mümin görmek istemez. Oysa ortaçağlar boyunca mezhep çatışmalarının dümdüz ettiği kitlelerin dine karşı aldığı bir önlemdi bu; inanç özgürlüğü her yere bu özgürlüğü sokmaktan çok, bireyin vicdanı dışında hiçbir yere sokulmamasıyla tanımlanması hem tarihsel gerçeklere hem de mevcut duruma uygundur. Görüldüğü gibi inanç bireyin içine sokularak toplumun dışına itilmiştir. Oysa başta Türkiye'de olmak üzere İslamın yoğun olarak bulunduğu tüm öteki ülkelerde durum bunun tam tersidir. Bir kez daha bir şeye yakın olmayla uzak olmak arasındaki fark tüm yakıcılığıyla gözler önüne serilmektedir. Günümüzde aklın, mantığın egemen olduğu ama İslamın da egemen olduğu bir coğrafya olduğunu söylemek hayalcilik olur. Türban sorununa bulduğu çözümle silahlı güçlerin de inanç özgürlüğü kavramını anladığını söylemek güçtür. Söz konusu kesim aklın üstünlüğünü tam da bir ordunun anlayabileceği biçimde hiyerarşi içinde ve zapt-ı rapt altında tutarak kavrayabilmiştir. Bunun herhangi bir faşist yönetimden farksız olması beklenemez.
Boşluğu sevmeyen evrende içi boş toplumların öylece kalacağını sanmak eşyanın tabiatına aykırıdır. Türkiye içindeki bu boşluğu en yakınındaki “tehlikeyi” göze alarak doldurmayı denemektedir; maya tutarsa herkese yetecek kadar yoğurdun olacağı söylenmekte. Ama soruyu bir de şöyle soralım: Ya tutmazsa?
|
|