altYazılar | cikMalar

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 Mesaj ve Medya (Medyum) Üzerine

M. Bülent Kılıç     

Sevgili CinNet,

Sitene, benimle yapılmış bir söyleşiyi koymuş, dolayısıyla da benimle düşünsel bir uyum içinde olduğunu hissettirmişsin. Gün geçtikçe daha da çoraklaşan bir iklimde en küçük bir yankının bile bazen normalden çok daha fazla bir etkisi, yapıcılığı söz konusu olabiliyor. Senin ilgin de beni şevklendirdi. Ancak, yazıyı siteye koyarken bir de not eklemişsin ki bu, öncelikle senin gibi bir dostumun, ama aynı zamanda da konuyla ilgilenebilecek başkalarının kafasında oluşabilecek kuşkuları gidermeyi gerektiren bir özellik taşıyor. Notunda diyorsun ki “. "Medyum (ortam) mesajı belirler" ilkesine sıkıca bağlı olduğunu bildiğimiz Kılıç'ın "Cumhuriyet" gibi son zamanların (uzun zamanların) tartışmalı medyasında arz-ı endam etmesi üzerine de düşündük elbette”.

Bu konu üzerine birkaç söz söylemek farz olmuş, anlaşılan. Öncelikle beni eleştirel bir gözle ve yakından izlediğin için bundan duyduğum hoşnutluğu belirteyim. Hoşnut oldum, çünkü sahiden de bu dostane eleştirel konumlanış bizlerin piyasaya karşı sigortasıdır. Kuşkusuz ki herkes önce kendi kendisinin sigortasıdır. Bu, herkes eylemlerinin sorumluluğunu namuslu bir insan olarak üstlenmek durumundadır anlamına geliyor. Fakat karşı saldırının böylesine pervasız, böylesine güçlü olduğu dönemlerde yoldan çıkmak, yılgınlaşıp teslim bayrağını çekmek ya da hiç değilse detone olmak hepimiz için daha ciddi riskler anlamına gelebiliyor. Böylesi evrelerde de, kendimizin dışındaki kimselerin eleştirileri bizlerin tutarlı bir hattı sürdürmemizin bir dayanağı, bir sigortası olabiliyor.

Gelelim yazdığın nota…

Ben, edebiyatla uğraşan herkesin bir miktar iletişimbilimle de ilgilenmesi gerektiğini, bunun çok ufuk açıcı olacağını düşünürüm. Son yıllarda değilse de, özellikle 90’ların ilk yarısında bu meselenin içine bir hayli dalmaya çalıştığımı, kafa yorduğumu söyleyebilirim.“Medium is the message” yani, “medium mesajdır” ya da "Medyum (ortam) mesajı belirler" ifadesiyse, bilindiği üzere Marshall MacLuhan’a ait olan ve iletişimbilimin en popüler, ama aynı zamanda da en radikal formülasyonlarından biridir. Bu, okuduğum ilk günden başlayarak benim de çok önemsediğim bir formülasyon olmuştur. Çünkü, benim bu ifadeyle karşılaştığım günlerde, Türkiye’de edebiyatla iştigal edenlerin ezici bir çoğunluğu yalnızca mesajlarının, sözlerinin niteliği üzerine kafa yoruyor, ama bu söz’ü yaymanın, dolaşıma sokmanın mekanizmaları üzerine kafa yormaktan kaçınıyorlardı. Hatta, kimileri sözlerinin etkisini öylesine abartıyordu ki, örneğin yazdığı bir şiirin bir çeşit virüs olduğuna, girdiği ortamın yapısını, kimyasını bozacağına inanıyordu. Bu nedenle de örgütlü bir sosyalist olarak bile, şiirini söz gelimi Hürriyet Gösteri’de yayınlamakta bir sakınca görmüyordu.

Aralarında benim de bulunduğum çok çok küçük bir kesimse bütün bunlara itiraz ediyor, edebiyatçının, kendi ürününün niteliği kadar o ürünü yayımladığı ortamın niteliğini de gözetmesi gerektiğini söylüyordu. İşte “Medium is the message” formülasyonu benim özellikle bu noktada çok işime yarayacak gibi duruyordu. Bu formülasyona yakınlık duymamın nedeni kabaca budur.

Ürünün dolaşım sisteminin nasıl olması gerektiği konusu, özellikle 80’lerin son düzlüğünde, Edebiyat Dostları çevresince gündeme taşınmıştı. Sosyalist solun, komünistlerin, ürünlerini egemen dolaşım ağı içinden değil, kendi kuracakları bir ağ aracılığıyla muhatabına ulaştırabilmesi gerektiği konusunun altını ısrarla çizmişlerdi. Bu, olumlu bir işaret olmakla birlikte, kitapların ve dergilerin, esas olarak yalnızca sözgelimi Doğan Holding’in bir dağıtım şirketi ve bağlı olarak belli kitapçılar ya da gazete bayileri üzerinden değil de, solun kendi kurduğu bir ağ üzerinden dolaştırılması gerektiği inancıyla ifade ediliyordu denebilir, kabaca.

Ben, iletişimbilime duyduğum ilginin de bir sonucu olarak, 91-92 yıllarında, bu yaklaşımı biraz radikalize etmek gereği hissediyordum. Gazete ve kitap, radyonun, televizyonun, telefonun, bilgisayarın olmadığı çağlarda ortaya çıkmış mediumlardı. Acaba, diyordum, bugünün dünyasında bir şairin şiirini yayımlamasının ideal yolu onu bir dergiye vermek midir? Neden edebi ürünler video kasetler olarak ya da ne bileyim radyo yayınlarıyla ulaştırılmıyor da baskı ortamı tercih ediliyor? Belki şair bütün bunları bırakıp sokağa çıkmalı ve şiirini bir taşın üstüne çıkıp bağıra bağıra okumalıydı. Bunlardan herhangi birine kuşkusuz ki özel bir yakınlık duyuyor değildim. Yalnızca verili olanın ciddi biçimde sorgulanması gerektiğine, yeni, sarsıcı, devrimci bir edebiyat pratiğinin ancak bu yollardan geçilmesi durumunda gerçekleştirilebileceğine inanıyordum.

“Medium is the message” formülasyonu, genç bir adam olarak beni, bu soruları sormak konusunda cüretkarlaştırıyordu. Böylelikle, bir züpbe, bir meczup konumuna düşmeden yığınla soru sorup bunlara yanıtlar arayabiliyordum (Bütün bu sorular Sanat Hareketi sürecinde de hareket tarafından sorulmuş, üzerinde az da olsa düşünülmüş sorular oldular). Bu formülasyon, kuşkusuz ki, bugün bile çok önemli bir formülasyon benim için. Çünkü sözgelimi internet çağında pek çok küsülü mediumun birleştiğini, sentezlendiğini görebiliyoruz. Örneğin, internet sayesinde, bir şiirin hem yazılı halini okuyup, hem de aynı şiirin şairi tarafından okunuşunu izleyebiliyor-dinleyebiliyoruz. Böylelikle “yazı” denen meidum, “kitap” ya da “dergi” denen mediumların halesinden bir yanıyla sıyrılıyor, “televizyon” ya da “radyo” denen mediumları andıran şeylerle sentezleniyor. Bütün bunlar da birleşip bize “internet” denen mediumu veriyor. Umberto Eco, televizyonda Lacoste tişörtüyle gözüken birini örnek vererek buna “medyaların çoğaltılması” adını vermişti.

Konu uzun ve karmaşık. Kısa keseyim.

Şöyle söyleyebilirim: İletişim süreçlerinde benim görebildiğim kadarıyla üç temel yaklaşımdan söz edilebilir. Bunlardan ilki en geleneksel olanıdır ve Türkiyeli entelektüellerin ezici bir çoğunluğu bu çemberin içinde kabul edilebilir. Bu yaklaşım, söz’ün (edebi yapıtın kendisinin, resmin, fotoğrafın, filmin vb.) kendisine mutlak bir belirleyicilik atfeder (Dolayısıyla da, az sonra sayacağım öteki iki yaklaşımı büsbütün göz ardı eder). “Benim şiirim bir kanser hücresi gibidir; girdiği ortamı belirler” diyebilmesi bu yüzdendir.

İkinci yaklaşım “Medium is the message” biçimindedir ki bu da sözün etkisini görece küçümser ve mediuma neredeyse mutlak bir önem atfeder.

Üçüncü yaklaşımsa mesajın asıl etki unsurunun söz’de de, medium’da da olmadığını, etkinin, tam da mesajla alımlayıcının buluştuğu noktada, yani alımlayıcının algısında olduğunu söyler.

Ben, bir zamanlar bu üç temel yaklaşımı içeren bir “problem” atmıştım ortaya. Bir örnek tasarlıyordum ve diyordum ki, söz gelimi, silahlı x radikal sol örgütünün bir bildirisinin devletin resmi gazetesinde yayınlandığını düşünün, ama bunun okuyucusu da eli silahlı bir sivil faşist olsun. Mesajın yönü ne olur? Bu soru, bizlerin zihnine kısa devre yaptırabilecek bir soru da olabilir. Hiç değilse böylesi bir sorunun kolayca verilebilecek bir karşılığı olmasa gerektir.

Yine de söylenebilecekler var. Evet, “Medium is the message” yaklaşımının değerli bir yaklaşım olduğuna bugün de inanıyorum. Bu yüzden de edebiyat pratikerinin, politik pratikerin seçtiği mediumu, yani seçtiği medyayı ince eleyip sık dokuması gerektiğine inanıyorum. Ama medium’a mutlak bir güç atfetmenin de söz’ün kendisini ve alımlayıcının algı düzenini küçümsemek anlamına geleceğini düşünüyorum.

Ben, 80’li yılların ortalarında, Nazım Hikmet’in Lenin için yazdığı şiirini Ahmet Kabaklı’nın eleştiri (!) kitabında, Nazım’ı topa tutmak adına yer verdiği için, okuyabilmiştim, ki o gün o şiiri bir başka yerde bulamazdım. Ya da, popüler bir örnektir diye veriyorum: İlhan Selçuk, sonradan Ziverbey Köşkü adıyla yayınladığı, işkencehanede yazmak zorunda kaldığı ifadesinde gizli bir akrostiş sistemiyle, aslında kendisine işkence yapılmakta olduğunu ve ifadenin zorla alındığını yazıyordu. Demek istediğim şu ki, sözünü ettiğim üç temel yaklaşımın da belli oranlarda geçerliği söz konusu olmakla birlikte, hiçbiri tek başına mutlak bir belirleyiciliğe sahip değildir. Daima bir şeylerin daha güçlü olduğu, bir şeylerin büsbütün güçten düştüğü özgül durumlar, kullanımlar söz konusu olabilecektir.

Dolayısıyla, işaret ettikleri itibariyle çok önemli bir işlevi- anlamı olan “Medium is the message” formülasyonu, benim biraz aşırılaştırarak kullandığım bir formülasyondu. Bu, tipik bir oportünizm olarak yorumlanmayacaksa, şöyle de denebilir: Siyaseten o vurgunun o gün öyle yapılması gerekiyordu.

Bugüne gelince…

Bütün bu işleri kişisel bir ün ya da benzeri bir şey için yapmadığımı söyleyerek başlayabilirim. İlk kitabımıdaki şiirlerin hiçbiri bir dergide daha önce yayınlanmamıştı ve o ilk baskının tamamını bütünüyle politik nedenlerle parasız olarak dağıttığımı biliyorsun. İkinci kitabımdaki şiirlerin büyük bölümü de dergilerde yayınlanmamış şiirlerden oluşuyordu. Bu, piyasanın edebiyatı bunca boyunduruğu altına aldığı bir çağda “akıldışı” sayılabilecek bir tutumdur. Şair dediğin önce şuarayla iyi ilişkiler kuran, kendine bir mahfil, mümkünse sayısız mahfil edinen biri olmalıdır. Sonra şiirlerini sık aralarla bu mahfillerin çıkarmakta olduğu cemaat dergilerinde yayınlamalı ve bir ad yapmalıdır ki kitabı çıkınca geniş okur kitlesi onun kitabını edinsin. Bir de kitabın çıkış sürecini izleyen mide bulandırıcı tanıtım yazıları, söyleşiler falan söz konusu olacaktır. Üstün körü okumalarla çıkarılmış çoğu kez dişe dokunmayan sorularla örülü bu söyleşilerin temel hedefi esas olarak piyasayı var etmektir ve şair bütün bu süreçlerde kalabilmek için biraz midesiz olmak zorundadır. Benim yıllardır pek fazla şiir yazamayışımın, yayınlayamayışımın temel nedeni de budur. Kendi dergisini çıkaramayan biriyseniz bu şiddete maruz kalırsınız. Sorun bir “olmak” ya da “olmamak” sorunudur. Ne kadar muhalif, karşı, devrimci vb. olursak olalım, eğer edebiyatla uğraşıyorsak bunu mutlaka ki birileriyle buluşturmayı umarız. Bu, işin doğası gereğidir. Ama işte tam da bu noktada, sözünü ettiğim bu iğerençlikler silsilesi başlar.

Sözkonusu süreçler benim için hiçbir zaman salt bir edebi etkinlik, “saf edebi etkinlik” olmadı. Bu süreçler her zaman bir “dava”nın, bir “mesele”nin konusudur. Yani ben yazan biri olduğum için değil, okuyan biri olarak da bir “dava”nın peşinde oldum. Bir davanın peşinde olmak demek de siyasal bir etkinliktir. Siyasal etkinlikse müdahale etmeyi gerektirir. Müdahalenin araçları her zaman çok farklıdır, farklılaşabilir.

Bu araç bazen sizin kuracağınız bir dernek, bir örgüt olabilir, bazen çıkardığınız bir dergi ya da katıldığınız bir toplantı olabilir. Peki ama diyelim ki bu araçlardan hiçbirine hakkıyla sahip değilseniz ne yapacaksınız? Davanıza ne olacak? Siyaset boşluğu kaldırmaz diye basmakalıp bir söz vardır. Basmakalıp ama son derece haklı, geçerli bir söz… Bugün olan budur. Biz meydanı büsbütün boş bıraktığımız için oraları birileri doldurmuştur, doldurmaktadır.

Yine de bu tespitten aldığım hızla kendimi meyadana savuracak değilim. Çünkü ben bu büyük çürüme ortamında sağduyulu bir sessizliğin ve kısmi bir ağırkanlılığın da iyi iş gördüğünü düşünüyorum. Fakat bu süreçte büsbütün atıl konuma geçmenin de doğru olmadığı kanısındayım. Buyüzden de teorik doğrularımla, siyasal seçeneklerim arasındaki yelpazeyi bazen bir miktar esnetebileceğimi, esnetmem gerektiğini, hayatın canlı akışının bize bu ödevi biçtiğini düşünüyorum. Cumhuriyet Kitap ekinde ya da Cumhuriyet’te bir şey yayınlamanın karşılığı da buralarda aranmalıdır. Kaldı ki, Cumhuriyet’in alternatifi olarak, elbette bir alternatif aramak ya da illa ki birini seçmek durumunda değiliz, Radikal’in ya da Birgün’ün gösterilmesi de bir o kadar zavallıca olacaktır. Yani sorun Cumhuriyet mi, Birgün mü sorunu değil, çok daha güçlü ve radikal bir sorundur: Bizler kendi yayınlarımızı çıkarabiliyor ve yaşatabiliyor muyuz, yaşatamıyor muyuz? Ya da daha makul bir biçimde soralım: Bizler bu iğrenç sermaye düzeninin, bu çirkef piyasa ilişkilerinin ötesinde, kendi yayınlarımızı çıkarmak ve orada da bize edebiyat diye sunulan bu kokuşmuşluğu teşhir etmek konusunda, yani bu edebiyatı aşmak, onun ötesine geçmek konusunda bir isteğe, iradeye sahip miyiz, değil miyiz? Bu soru, gelinen noktada bütün sorulardan daha anlamlı, daha yakıcı bir sorundur.

Ötesiyse, aynı trenin birinci mevkiinde yolculuk yapmakla ikinci mevkiinde yolculuk yapmak kadar bir farkı ya içerir ya içermez.

 yukarı     

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular