![]() |
altYazılar | eleŞtiri
|
![]() |
|||||||||||||||||
İnsanın yemek, içmek, uyumak gibi ne zamandan beri yaptığını bilmediği eylemlerinden biri sayılır düşünmek; öylesine eski ve köktendir ki, düşünmemek için bile düşünmek zorunda kalırız. Düşünmenin düşünceye dönüştüğü alan felsefe, çağlar boyu -belki tam da konumu gereği- hemen hiçbir sorunu çözme olanağı bulamamıştır. Eskiden günümüze artan işbölümünün yıkıcı yoğun etkisiyle her zamankinden daha çok uzmanlığın, meslekleşmenin sığ kalıpları içine hapsedilmiş felsefe etkinliğinin, doğduğu topraklara uluslararası bir kongre dolayımıyla dönüşü, onun ölümünün tescilidir de...
İstanbul'da yapılan XXI. Dünya Felsefe Kongresi'nin açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı Sezer, devletin başı olmanın sorumluluğu içinde, toplumun yapısını bütünüyle kaplamış usdışı/dinsel yaşantıların ortadan kaldırılması savaşımında felsefeden medet umarken, kongreyi düzenleyen
Kongrenin dokusunu temsil etmesi bakımından geleneksel "evrensel olma" niteliğinin yerine "küreselliğin" yeğlenmesi, dikkat çekici bir durumdur. Sanki genel olarak felsefe, savunuculukta Bushların başı çektiği "yeni dünya düzenine" uymak üzere kendine çekidüzen verme telaşı içerisinde... Herşeyden önce birinci dünya ile üzerinde felsefenin varolamadığı üçüncü dünyanın sorunları arasında -felsefeye gerek kalmadan görülebilecek denli açık- bir fark vardır: İlkinin sorunlarının kaynağı kendisidir ve sorunları sorun değildir; ikincinin sorunlarının kaynağı da kendisidir, ancak sorunları gerçektir. Basitleştirerek ortaya koyalım: Gelişmiş ülkede yaşayan bir kimsenin sorunu yiyeceği yemeği masaya nasıl yerleştireceğinden ibaretken, gelişmemiş ülkedeyse daha masaya konulacak yemek bulmakta zorluklar yaşanmaktadır. Sözgelimi, bugün Irak'ta özgürlük adına girişilen kıyım, oraya demokrasi ihraç eden Anglo-Amerikan dünyanın 11Eylül'de uğradığı saldırıyla özdeş değil midir? Özdeş ise, bugünden tezi yok kongreye katılan herkesi Amerika'ya karşı Irak halkına destek olmaya çağırıyorum. Değilse, başta Prof. Kuçuradi olmak üzere felsefecilere düşen görev, kültürel kimlik, küresellik gibi içeriği kirli ve kuşku doğuran kavramları bir kenara koyarak asıl sorunun odağına yürümek olmalıdır. Felsefenin önemsiz, etkisiz olduğunu ileri sürmüyorum, ancak yukarıda karikatürleştirerek anlatmaya çabaladığım türden sorunlarla felsefenin başedebileceğini düşünmek için saf olmak gerekir. Hiçkimse böyle bir fırsatı felsefeye tanımaz. TİSK'in, TÜSİAD'ın, MÜSİAD'ın vb.'nin suyun başında olduğu, bir zamanlar can bulduğu bu topraklarla felsefenin hiçbir "kan bağı" kalmamıştır. Dahası, felsefe yeryüzünün başka bölümlerinde de kendisine yurt tutacağı bir toprak bulamıyor. Toplumsal örgütlenmede varolan çarpıklığın kökeninde mühendislerin vücuda getirdiği teknokrat/bürokrat kesimin "araçsallaştırıcı" etkisinin olduğu ortadadır. Çocukların bile öncelikle tüketici kimliğiyle tanımlandığı bir dünya karşısında felsefe nerede durmalıdır? Herhalde olan biteni betimleyerek adaletsizliği pekiştirmemesi gerekir. En azından muhalif kalabilmelidir; ne kadar iyi niyetli olursa olsun bir felsefeci, bir devlet başkanıyla asla müteffik olmamalıdır. Tarih, rejimin dişlilerinden birine dönüştürülmüş bir felsefe anlayışının hiç kimseye beklediği yararı sağlamayacağının örnekleriyle doludur. Devletin mali ve manevi desteğiyle yapılan bir uluslararası kongre ele aldığı sorunları, elbette özgürce ele alamaz. Olsa olsa Habermas gibi birtakım hınzır düşünürlerin suya sabuna dokunmayan sayıklamaları yankılanır. Hüznün bir cüzzam gibi her yere yayıldığı bu topraklarda; yitik güzel günlerin, ay yüzlü yürekli insanların uğruna olsun felsefeyi kurban vermeyelim. Hiç yoksa çaresizliğimiz kurtuluş umudumuz olsun! |
|
||||||||||||||||||