çıkMalar

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 BERİKİ TÜRKİYE'NİN ARKEOLOJİK ELEŞTİRİSİNE KATKI GİRİŞİMİ

iki teyze bir kuzen

Aslında onlar Beriki Türkiye'nin gerçek temsilcileri değiller; ama Beriki Türkiye'nin omuzlarında yükseldiği birkaç payandadan biri olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Onların bizlerden çok farklı olduklarını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Pek çoğuyla sokak aralarında top oynadık. Bazılarıyla meyve ağaçlarını yağmaladık. Aynı mahallelerde, benzer evlerde büyüdük. Ama sonradan ne olduysa farklılaştık. Belki bunun sinyalleri daha o zaman, çocukluğumuzda da belirgindi ama biz göremiyorduk. O zamanlar, ilkokulun son sınıfına yakın, aramızdan sadece bir, bilemedin iki kişinin deney seti vardı. Onlar ilerde "onlar" oldu işte. Kronometreli saatleri mahallemize getirenler bir onlardı, bir de Almancılar. Biz annelerimizden zar zor para koparıp monopol, milyoner, gizli hedef gibi kutu oyunlar alma fırsatı yakaladığımızda, onlar bu oyunlardan sıkılmış, evlerinde Commadore 64'lerle zaman geçiriyorlardı. İşte onlar, ilerde "onlar" oldular. Biz ilk kez bir daktilo edinip en büyük yazar olma yolunda, en önemli adımları attığımızı düşünürken, basic ve pascal dilleri artık yerini C yazılıma bırakıyordu. Ne yalan söylemeli, aslında onlar bugünkü konumlarını hak etmişlerdi.

Bugün artık onlar pek çoğumuzun patronları. Takım elbiseli, kısacık saçlı, vitrinsel evlilikler yapmış, yurt dışı fuarlarını mesken tutmuş genç, yaratıcı, yakışıklı ve beyaz insanlar. Oysa 6-7 yaşlarında ölçüştürdüğümüzde bizim çüklerimiz onlarınkinden daha uzundu. Ama onlar daha uzağa işemeyi becerebildiler. Bugün Türkiye'nin ötekisiyle berikisini ayıran temel çizgiyi belirleyen, aslında beyazlar ve "zenciler" arasındaki fırsat eşitsizliği değil, aynı fırsatlara sahip beyazlar arasında yer alan bazı insanların, ülkenin stratejik noktalarını belirlemekte aciz kalmaları: Bilgisayara karşı daktiloyu savunmanın daha insancıl olduğunu düşünebilme becerisi. Teknolojiyle sanat ve teknolojiyle felsefe arasında uzlaşmaz bir çelişki olduğu düşüncesinin ana ilke edilebilme becerisi.

Evet onlardan söz edeceğiz. Pek çoğumuzun yöneticisi olan o parlak insanlardan. Bir zamanların prensleri, yuppileri ve bilmem neleri. Onlara kısaca onlar diyelim.

73'te Cemâl yazmıştı "onların şarkısı"nı; ama 90'lı yılların özellikle ikinci yarısından sonra durumları iyiden iyiye değişti. 20.yüzyılın başında tüm dünyayı bir saman alevi gibi saran mantıksal olgucuların tezlerini bu yüzyıla taşıma konusunda o kadar becerikli davranıyorlar ki Viyana Çevresi'ni bile çepeçevre şaşkınlık denizinde boğabilirler. Öğretmenlerden ödleri patlamıyor artık, örneğin. Öyle bir imanları var ki, toptan kalite yönetiminin sihirli raporlarının önlerine koyduğu rakamlarla dünyanın tüm gizini çözebilirler. Akıllı insanların (yani onların altında çalışan insanların) yeryüzündeki her şeyi kısa süreli bir örnek incelemesinden sonra başarabileceğine inanıyorlar. Başarılamayacak bir iş varsa, o da kendilerinin yaptığı işlerdir. Hiç kimse onların kullandığı programların girdisini çıktısını kendileri kadar bilemez. Hiç kimse onların yöneticilik dehasına ulaşamaz. Çünkü kendi altlarında çalışan, ciltler dolusu kitaplar devirmiş "enteller"in öylesine açıklarını yakalamışlardır ki, kendileri hiç okumadıkları halde olayların ardındaki gerçekleri görebilmektedirler. Ama yeryüzünü sallayan büyük patronların hepsinin üniversite terk olduklarını henüz öğrenmenin içten içe huzursuzluğunu da yaşamaktadırlar. Kendileri Türkiye'deki lisans programıyla yetinmeyip bir de üzerine Amerika'da management tahsili görmüşlerdir.

Henüz küçük bir konumda dahil oldukları şirketten bizim şirket diye söz etmeye bayılırlar. Şirketlerini hemen benimserler, hafta sonları da çalışırlar. Çünkü şirketlerini severler. Çünkü yönetici olduklarında personellerini şirketlerini sevenler ve sevmeyenler diye ayıracaklardır. Şirketlerini sevenleri yumuşak sözlerle, sevmeyenleri sert sözlerle sömüreceklerdir. Henüz küçük bir konumda dahil oldukları şirketlerindeki patronlarının hedeflerine ilk günden başlayarak inanırlar. Çünkü ilerde yönetici olduklarında personellerine "davamıza inanmayanlar hemen gitsin!" diyecek kadar gözü pek davranacaklardır. Takım çalışmasına öyle inanmışlardır ki, dünyanın en yetenekli insanını çalıştırmaktansa uyumlu bir eleman çalıştırmayı tercih edeceklerini söylemeyi asla ihmal etmezler. Empoze ettikleri en büyük erdem muhbirliktir. Muhbirler, daha iyi bir muhbir bulunana kadar ödüllendirilecektir. Onları eleştiren personel su katılmamış aptaldır. Onları eleştirmeyen personel ise daha az aptaldır. Sonuçta alt kadroda bulunan herkes aptaldır. Ama dışardan önemli bir müşteri ağırladıklarında personellerinden, "ülkenin en iyileri" diye söz etmeyi atlamazlar. Mümkünse her birinin konumunu ve başarılarını dörde katlayarak sunarlar. Bu anlarda çift tarafa birden çalıştıklarını düşünmektedirler: bir yandan müşteri tavlanmış, diğer yandan da çalışan memnuniyeti sağlanmıştır. Çünkü tüm aptallar gibi kendi personellerinin de, onların ağzından çıkacak güzel bir söze ekmek, su, hava kadar muhtaç olduklarını düşünürler.

Kim sömürülmeye ne kadar direndi ya da kim ne kadar mutsuz, bunu anlamak için altı ayda bir performans değerlendirmeleri yapılması fikrini hemen benimserler. Rakamları düşük çıkan personelin normal insanlar düzeyinde mutsuz edilmesi ve sömürülmesi için reçeteler hazırlarlar. Bu gibi personelin dosyasına şu biçimli notlar düşülür: "'%100 Olumlu Düşünce' isimli kitabı okuması ve şirket içi eğitim seminerlerinde bir brifing vermesi önerildi". Böylelikle, uyumsuz olan personelin diğerlerine, "bakın ben bir zamanlar ne kadar uyumsuz ve aptal biriydim, ama bu kitabı okuduktan sonra nasıl da değiştim. Okuduklarımı sizinle paylaşarak düştüğüm hatalardan sizi korumak istiyorum" mesajı vermesine olanak tanırlar. Bu brifinge kendileri de katılırlar; ancak konuşmanın ilk on dakikasında, konuşanın sözünü keserek, brifingin önemine dikkat çeker ve acil bir işleri çıktığı için ayrılmak zorunda olduklarını, özür dileyerek ifade ederler. Çünkü kendileri olumlu düşünceye okumadan ulaşmışlardır zaten. Sıkılırlar!

Nasıl bir öğrencilik yaşamışlardır bilinmez. Çünkü en az bizim kadar YÖK'e, Özal'a, Demirel'e, polise, "şerefli kurşuncular"a maruz kalmışlardır. Ama bizler gibi soruşturmalar geçirmemiş, gözaltında kaybedilme korkusu yaşamamış, ve "parası olmayan okumasın" gibi hiçbir veciz söz kanlarına dokunmamıştır. İnsanları atlayarak hayvanlara yönelen sevgileri, aşık olmalarını -ya da en azından evlenmelerini- etkilememiştir. Bilimden çok teknolojiye önem verdikleri kesindir. Ama teknolojinin eleştirisine hep sağır kalmışlardır. Demokrat geçinenleri bile, teknolojinin geleneksel emek-kuram ilişkisini geçersiz kıldığı konusunda hemfikirdirler. Öteki Türkiye'de yaşananları içleri burkularak izleyenleriyse, kendileri gibi insanların çoğalmasıyla bu tezadın ortadan kalkacağına inanmak isterler. Ama bir şartla: kendileri gibi olan insanlar hadlerini bilmeli ve onların yerine göz dikmek yerine, alt kadrolardaki yerlerine razı olmalıdırlar. Elbette bu tezadın ortadan kalkması için aradan yüzyıla yakın bir zaman geçmesi gerektiğini söyleyecek kadar da realisttirler. Ama o kadar beklemek istenmiyorsa, öteki Türkiye'yi belli bir bölgeye hapsederek de çözüm sağlanabilir. Bunu telaffuz etmekten elbette kaçınırlar; ama ötekilerin cirit attığı ortamlardan itinayla uzak kalarak bu eğilimlerini açığa vururlar. Ama yine de bazen halk ağzıyla konuşmaktan hoşlanırlar. Bu onları hem hoş sohbet hem de halka yakın yapar. İşin tuhaf tarafı buna inanan halk'lar her zaman vardır.

Berikilerin doluştuğu yerleri tercih ederler çoğu kez. Yeni açılan dev plazaların eğlence yerlerinde zaman geçirirler. Alışveriş yaptıkları hipermarketler halkla dolmaya başladığında rahatsız olurlar. Yeni açılacak bir marketler zincirinin haberini hemen alarak oradan alışveriş yapacakları günün hayalini kurarlar. İsimlerinin sonunda -max, -plex, -center gibi ekler olan sinemalara gitmeye özen gösterirler. Sinema onlar için bir gereksinim değil, hoş zaman geçirme araçlarıdır; bu nedenle gidilecek filmin ya yukarıdaki bir patrondan, ya da eşdeğer bir onlardan tavsiye edilmiş olmasına özen gösterirler. Sinemaya gittikleri merkezlerin tesislerinde eğlenirler. Bowling oynarlar. Squash severler. Hafta sonlarını hiç olmazsa sabah yürüyüşleriyle süslemek en önemli emelleridir. Bu yüzden kent merkezine değil, uydu kentlere taşınmışlardır ya! Asla sigara içmezler. Şirkete girmeden önce içiyorlarsa en kısa zamanda bırakırlar. Eşlerinin fitness club'e gitmelerine göz yumarlar, çünkü şirketin düzenlediği gecelere yanlarında şişman, basenli, varisli eşler taşımak istemezler. Aslında eşlerini yanlarında -gerekmedikçe- taşımak istemezler. Eşlerin davetli olmadığı, kıyı kentlerden birinde yapılacak olan şirket toplantılarına davet edildiklerinde havalara uçarlar. Akşamları otelin barında karşı cinsten birilerine örtük ya da açık kur yapma şansı bulabileceklerdir. Eğer ortamda cins-i latif yoksa, kendi aralarında - ne de olsa paylaşılan bu günah dışarı çıkmayacak- en müstehcen eylem ve lafızların kol gezdiği muhabbetler çevrilecektir. Bu toplantılardan dönüşlerinde şirketlerine olan iman ve aşkları katlanmış, hırsları alabildiğine artmış, en yükseğe ulaşmak için göze alacakları edimlerin sayısı tavana vurmuştur. Kendi birimlerinde çalışan personelin de bu toplantılardan aynı biçimde etkilenecekleri savından yola çıkarak, döner dönmez, böyle bir toplantının ufak çaplı bir örneğini -personel gecesi örneğin- hayata geçirirler. Geceye herkesten sonra -eşleriyle- gelir, çok fazla yemeden, içmeden, çok mutlu görünmeye özen göstererek her bir personelin tek tek hatırını sorarlar. Geceden en erken ayrılanlar da onlardır. Mutlaka bir mazeretleri vardır ve mutlaka özür dilerler. Geceden ayrılırken topluluğa bir konuşma yapmayı da ıskalamazlar. Konuşmaları genellikle şirketin personel için yaptığı fedakarlıklarla başlar, verimin artması gerekliliğiyle sürer ve mutlaka ama mutlaka açık büfenin ve ilk içkilerin beleş olmasına değinmeyle sona erer. Bir sonraki iş günü kendisine ve şirkete olan aşkları perçinlenen personel tarafından karşılanmayı umarlar. İşin tuhaf tarafı personel arasından mutlaka böyle birileri çıkar.

En önemli özelliklerinden birisi, kimsenin okumadığını düşündükleri bir takım yöneticilik kitaplarını okumalarıdır. Bu kitapların yazarları dev Amerikan şirketlerinde yöneticilik yapmış kimi yüce insanlardır. Genellikle bu kitapların konusu, bilmem hangi şirkette yönetici olarak geçirdikleri, bilmem kaç yılda başlarından geçen olaylar ve o olaylardan çıkardıkları derslerdir. Bu kitapları okuyan onların akıllarına en son gelecek şey, dev Amerikan şirketlerinde çalışan ötekilerle kendisinin yönetmeye çalıştığı ötekilerin sosyo-kültürel farklılıklarıdır. Onların kitaplarında ötekilerin farkı yoktur. Öteki ötekidir. Amerika'daki berikilerin de aynı biçimde düşünerek kendilerini camialarına almalarını can-ı gönülden isterler. Ne zaman ecnebi bir berikiyle karşılaşsalar, kendilerinin oradaki ve buradaki ötekilerden ne kadar farklı ve genius olduklarını gösterebilmek için kırk takla atarlar. Kendi personellerini ucuz işgücü olarak ecnebi berikilere peşkeş çekebilirlerse, dünyanın en iş bitirici yöneticisi olacaklarına inanırlar.

IMF bir gecede nasıl AYEMEF olduysa onların lügatinde de Microsoft bir gecede Maykrosoft olmuştur. Bir sabah uyanmışlar ve maykro yerine mikro diyenlere tiksinerek bakmışlardır.

Ne yalan söylemeli aslında onlar bulundukları yeri hepimizden çok hak etmişlerdir. Çünkü pek çoğumuz bedence berikilerin masasında yemek yerken, hissiyatımızı hep ötekilerin kulağına göre ayarlamışızdır. Sonunda elimize geçen ne öteki ne de beriki olan, travmatik bir olma halidir. Bu yazı Beriki Türkiye'nin sınıfsal yapısı içinde dikey bir fraksiyonun altını çizmeyi ve onun ana özelliklerini belirlemeyi hedeflemişti. Çünkü bu satırların yazarları zaten öteki Türkiye'nin göbeğinde yaşamakta ve o Türkiye'nin ana özelliklerini az çok bilmektedir. Yoksulluk edebiyatının bu ülke için asıl şimdi zorunlu olduğu ve bu edebiyatın tüm kör gözlere batana dek ısrarla sürdürülmesi bir gerekliliktir. Ama yine de öteki Türkiye'nin niçin öteki olarak kalmak konusunda bunca gönüllü olduğu da sorulması gereken önemli bir sorudur. Ya da yargısız infazlar sonrasında polisi alkışlayanlar, İtalya protestosunda konsolosluk duvarına işeyenler, milli maçlar sonrası sendromda başrol oynayanlar arasında kaç adet öteki ve kaç adet beriki yer almaktadır diye sormak ve yanıtların üzerine yeniden yeniden düşünmek de bir gerekliliktir.

Olasılık dahilindedir ki bu girişim sırasında atlanan, unutulan pek çok ana izlek vardır. Bu yazı yalnızca, artık sıkça rastladığımız küçük yönetici tipini resmetmek üzere kaleme alınmıştır. Artık sıkça rastladığımız ve tanımlamak için eski kalıpların kifayet etmediği bir tip. Onların sayısı hızla artarken, öteki Türkiye'nin muhalif sesinin de hızla yükselmesi umuduyla.

 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular